Biat şartlarıyla amel edin
Almanya 2026 Calsa Salana’da Huzur-i Enver Tarafından Kapanış Konuşması- 06 Eylül 2026
Teşehhüt, Taavvüz, Besmele ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-ı Enver (Allah yardımcısı olsun) şöyle buyurdu:
İngiltere Calsa Salana kapanış oturumunda Biat Şartları’na dair birtakım hususları açıklamıştım. Bugün de aynı konunun devamı olarak bazı hususlara değineceğim. Bu şartlar on tane olsa da, kapsadığı konulara bakılacak olursa 33 veya 34 önemli konuyu içerdiği dikkatimizi çekecektir.

Bunların içerisinde ahlaki ve manevi eksiklikleri gidermeye ve itaat standartlarını yükseltmeye yönelik uyarılar bulunmaktadır. Vadedilen Mesih (as) bu konuda son derece açık bir şekilde, eğer biat edilmişse, bir Ahmedinin bu hususlara kesinlikle riayet etmesi gerektiğini vurgulamıştır. İşte ancak bu gerçekleştiği takdirde, İslam’ın hakiki öğretilerini tatbik eden tertemiz bir Ahmedi toplumunu inşa edebiliriz; aksi halde Ahmedi olma iddiamız kuru bir laftan ibaret kalır.
Yüce Allah’ın varlığının ikinci plana atıldığı, hatta adeta unutulduğu; dünyanın zahiri albenisine ve maddi kalkınmasına daha fazla önem verildiği sözde gelişmiş bu dünyada, Yüce Allah ile özel bir bağ kurmak, dini ve manevi durumumuzu iyileştirmek adına bu şartlar üzerinde derin derin düşünmeye ve bunları hayatımıza tatbik etmeye çok fazla ihtiyacımız vardır.
Dolayısıyla her Ahmedi bu konular üzerinde durmalıdır. İster İngiltere’de yaşasın ister Almanya’da —ki şu anda Almanya’da binlerce kişi bir araya gelmiş bulunmaktasınız— ya da dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, bu hususlara bilhassa dikkat etmeliyiz.
Şirk konusunu İngiltere’deki Calsa’da etraflıca anlatmış ve üzerinde durmuştum. Burada da öncelikle bu büyük günaha kısaca dikkat çekmek isterim. Çünkü tam bir iman olmadan, yani şirkten arınmadan bir Müslüman hakiki bir Müslüman olamaz; tam bir muvahid (Allah’ın birliğine inanan) sayılamaz. Bu nedenle bu hususa fevkalade ehemmiyet vermeliyiz.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ اللّٰہَ لَا یَغۡفِرُ اَنۡ یُّشۡرَکَ بِہٖ وَیَغۡفِرُ مَا دُوۡنَ ذٰلِکَ لِمَنۡ یَّشَآءُ ۚ وَمَنۡ یُّشۡرِکۡ بِاللّٰہِ فَقَدِ افۡتَرٰۤی اِثۡمًا عَظِیۡمًا ﴿۴۹﴾
“ Allah kendisine ortak koşulmasını asla affetmez, ama bundan daha küçük (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa (bilin ki) o (çok) büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa Suresi, 49)
Bunun izahında Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurmaktadır:
Burada şirkten kasıt yalnızca taşlara ve putlara tapmak değildir. Sebeplere tapmak ve dünyevi mabutlara aşırı bel bağlamak da bir nevi şirk türüdür. İşte şirkin asıl tanımı budur. Yani dünyevi sebeplere ve imkanlara aşırı bel bağlamak da şirk kapsamına girer.
Şimdi kendimizi muhasebe edecek olursak görürüz ki, bu toplumda yaşarken toplum baskısından korkup İslam öğretilerini uygulamaktan utanmaya başladığımızda, bu çekingenliğin varacağı son nokta Yüce Allah’tan uzaklaşmak ve O’nun emirlerini terk etmek olur. Aynı şekilde dünyevi işlerin aksayacağı korkusuyla dini vecibeler, ibadet sorumlulukları unutulup namazlar vaktinde kılınmaz.
Hadis-i şerifte namazların ihlasla ve itina ile kılınması gerektiği belirtilmiştir. Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, bir bedevi Peygamber Efendimize (sav) gelerek: “Bana öyle bir amel gösterin ki, onu yaptığımda cennete gireyim” dedi. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’a ibadet et ve O’na hiçbir şeyi ortak koşma; namazı dosdoğru kıl, farz kılınan zekatı ver ve Ramazan orucunu tut.” Bunlar İslam’ın temel esaslarıdır. Adam: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bundan ne bir eksik ne bir fazla yapacağım” dedi. O dönüp gittiğinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Cennet ehlinden birini görmek isteyen kimse bu adama baksın” buyurdu. Yani o, söz verdiği gibi bu esasları eksiksiz yerine getirdiği takdirde cennete gidecektir.
Şimdi kendimizi sorgulamalıyız: Namazlarımızın hakkını veriyor muyuz? Şirkin zahiri sebeplerinden kaçınıyor muyuz? Mallarımızdan dürüstçe Allah yolunda harcıyor muyuz? Eğer bunları yapıyorsak ne ala. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu tür insanlara cenneti müjdelemiştir. Yapmıyorsak, üzerinde durulması gereken vahim bir durum var demektir.
Başka bir rivayette Ebu Zer el-Gıfârî (r.a.) şöyle anlatır:
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yanına gittim; üzerinde beyaz bir elbise vardı ve uyuyordu. Bir süre sonra tekrar gittiğimde uyanmıştı. Efendimiz (s.a.v.) uyanınca şöyle buyurdu: “Kim ‘Lâ ilâhe illallah’ der ve bu ikrar üzere ölürse mutlaka cennete girer.” Ben: “Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı?” diye sordum. Efendimiz (s.a.v.): “Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da” buyurdu. İkinci kez: “Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı?” diye sordum. Yine: “Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da” buyurdu. Üçüncü kez aynı soruyu sordum. Efendimiz (s.a.v.), Ebu Zer’in hoşuna gitmemesine rağmen defalarca tekrarlayarak: “Evet, Ebu Zer’in hoşuna gitmese de, zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da cennete girer” buyurdu. Ebu Zer bu durumun nasıl olabileceğine şaşırmıştı.
Ancak bundan kasıt, ‘Lâ ilâhe illallah’ deyip ardından zina ve hırsızlık yapmaya devam eden kimsenin cennete gideceği demek değildir. Bunun anlamı şudur: İnsan ‘Lâ ilâhe illallah’ kelimesinin hakikatini kavradığı zaman zaten böyle günahları işleyemez. ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ kelimesinin özü; manevi ve ahlaki seviyeyi yükseltmek, insanın kendini her türlü kötülükten arındırmasıdır.
Buhari şerhindeki bu hadisi açıklarken Hz. Zeynelabidin Şah Bey de Ebu Zer el-Gıfârî’nin bu şaşkınlığının sebebini şöyle izah eder: Ebu Zer, Efendimizin (sav) “Mümin olan kimse (mümin olduğu halde) zina etmez” hadisini bildiği için şaşırmıştı. ‘Lâ ilâhe illallah’ ikrarının gerçek manası; kişinin, Allah’ın emirleri karşısında nefsinin arzularını ve şehvetlerini bastırmış olmasıdır. “Kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölürse…” ifadesinin anlamı da şudur: Ölüm anında kişinin nefsinde ikilikten (şirkten) hiçbir eser kalmamıştır. Yani öldüğünde Kelime-i Tevhid’e o denli köklü bir inancı vardır ki, nefsini tamamen Yüce Allah’ın emir ve öğretilerine göre şekillendirmiştir. Bu seviyeye ulaşan bir insan ne zina edebilir ne de hırsızlık yapabilir. Böyle bir hal üzerindeyken vefat ettiğinde ise cennete gider; çünkü o, kâmil bir tevhid üzere sabitleşmiştir. İçinde Allah korkusu ve tam bir samimiyet barındıran insan zaten günah işleyemez.
Bazen insanlar bazı hadisleri yüzeysel olarak okuyup “Biz Kelime-i Şehadet getirdik, artık soygun yapsak da, çalsak da, zina etsek de, kötülük yapıp dünyayı fesada boğsak da bize bir şey olmaz” diye düşünebilirler. Fakat Kelime-i Tevhid’in anlamı bu değildir. Kelime-i Tevhid; Allah’a, O’nun birliğine ve ibadete öyle sarsılmaz bir imanla bağlanmak ve O’ndan öyle sakınmaktır ki, insan bu günahların yanına bile yaklaşamaz.
Hz. Veliyullah Şah Bey şöyle yazmıştır: Böyle bir kişinin geçmişte işlediği zina ve hırsızlık gibi günahları tamamen hükümsüz kalır. Yani tevhid üzere sebat gösteren insanın geçmiş günahları bağışlanır ve cennet ile arasına engel oluşturmaz; zira o, tevhidin ruhunu kavradığı an kötülükleri terk etmiştir.
Bir papazın itirazına cevaben Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurmuştur:
Papazın “Hz. Peygamber’in öğretisine göre ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ demekle günahlar siliniyormuş” şeklindeki eleştirisine karşılık Huzur; bunun tamamen doğru ve hakikatin ta kendisi olduğunu belirtmiştir. Çünkü Allah’ı tek ve ortaksız kabul eden ve Muhammed Mustafa’nın (sav) O Eşsiz ve Kadir olan Allah tarafından gönderildiğine iman eden bir kimse, son nefesini bu kelime üzere verirse şüphesiz kurtuluşa erer. Gökkubbenin altında kimsenin kendi canına kıymasıyla (intihar niteliğinde kefaret anlayışıyla) kurtuluş sağlama imkanı yoktur.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle devam eder: Bundan daha cahilce bir düşünce olabilir mi? Allah’ı bir ve ortaksız bilmek, O’nun sonsuz merhametiyle insanlığı dalaletten kurtarmak için Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) elçi olarak gönderdiğine inanmak öyle güçlü bir inançtır ki; buna yakinen inanmak ruhun karanlığını dağıtır, nefsin arzularını yok edip yerine tevhidi yerleştirir. En nihayetinde tevhidin coşkusu tüm kalbi kaplar ve daha bu dünyadayken cennet hayatı başlar. Cennet hayatı ancak ve ancak insanın Allah’ın emirlerini yerine getirmesi ve salih ameller işlemesiyle mümkündür.
Nasıl ki ışık geldiğinde karanlık barınamazsa, Lâ ilâhe illallah’ın nuru kalbe düştüğünde de insani nefsin karanlık arzuları tamamen yok olur. Lâ ilâhe illallah’ın hakikatini biliyorsanız, o bir nurdur. Nurun ışığı geldiğinde nefsin karanlık izleri ve günahlar kalabilir mi? Asla kalamaz. İnsan artık ne hırsızlık yapabilir ne de zina. Bu hakikati kavrayan kimse daima hayra doğru adım atar.
Günahın hakikati; nefsi arzuların başkaldırmasından ve taşkınlığından başka bir şey değildir. İnsan bu arzulara uyduğu zaman günahkar olarak adlandırılır. Arap dilindeki kullanımıyla Lâ ilâhe illallah’ın manası şudur: “Allah’tan başka hiçbir matlubum (arzum), hiçbir mahbubum (sevgilim), hiçbir mabudum ve itaat edilecek hiçbir merciim yoktur.” Belli ki bu mana, günahın mantığı ve kaynağı ile tamamen çelişmektedir.
Dolayısıyla bu manayı samimiyetle ruhuna işleyen bir kimsenin kalbinden zıt kavramlar kendiliğinden silinir; çünkü iki zıt şey aynı yerde barınamaz. Bu doğru manayı kavradığınızda günaha yer kalır mı? Kalmaz. Nefsi arzular silindiğinde ulaşılan bu mertebe; hakiki paklık ve dürüstlük halidir.
Kelimenin ikinci kısmı olan Allah’ın Elçisi’ne iman etmenin gerekliliği ise şudur: Allah’ın kelamına da iman edebilmek. Zira “Ben Allah’a itaat etmek istiyorum” diyen bir kimsenin O’nun emirlerine inanması şarttır. Emirlere inanmak ise, ancak o emri dünyaya getiren elçiye (s.a.v.) inanmakla mümkündür.
İşte Kelime-i Şehadet’in hakikati budur. Allah’a iman ediyorsanız, O’nun buyruklarını getiren Muhammed Resûlullah’a (s.a.v.) da iman etmeniz şarttır. İnsan ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ diyerek hakiki anlamda Müslüman olur. Hakiki Müslüman olduğunda ise günahlarla arasına mesafe girer, kötülük yanına bile yaklaşamaz. Ancak bu kelimenin derin manasını anlamak ve özüne inmek gerekir.
Ayrıca Vadedilen Mesih (a.s.) harama bakmaktan sakınmayı da önemle tavsiye etmiştir. Hakiki bir mümin ve hakiki bir Ahmedi Müslümanda asla harama bakma huyu olmamalıdır. Günümüzde, özellikle gelişmiş olarak adlandırılan Batı ülkelerinde harama bakma imkanları o kadar artmıştır ki, bu durum çığrından çıkmıştır. Sokaklarda, caddelerde, televizyon programlarında, internette ve sosyal medyada insanı yanlış şeylere sevk eden görseller her yerdedir. İnsan bu kötülüklere baktıkça içine çekilmekte ve bu hastalık artık fakir ülkeler de dahil olmak üzere tüm dünyaya yayılmaktadır.
İbni Abbas (ra), hz. Ebu Hüreyre’nin şu sözünü aktarır: Peygamber Efendimizin (s.a.v.) vurguladığı şu durumdan daha çok günaha yaklaştıran bir şey görmedim. O şöyle buyurdu: “Allah, ademoğluna zinadan nasibini yazmıştır; o buna mutlaka erişir. Gözün zinası bakmaktır; dilin zinası konuşmaktır. Nefis arzulayıp temenni eder; uzuv ise bunu ya doğrular (eyleme döker) ya da yalanlar.”
Yani gözle de dille de zina olur. Günümüzde insanları günaha sürükleyen şeyler bunlardır. Fakat eyleme döküldüğünde durum doğrulanmış olur; vazgeçildiğinde ise reddedilmiş olur. İşte bunlardan sakınan kimse arınabilir, aksi takdirde bu kötülükler insanı fiili günahlara sürükler. Her Ahmedi bu hususlara dikkat etmeli ve üzerinde derin derin düşünmelidir.
Vadedilen Mesih (a.s.) harama bakmaktan sakınma konusunda şöyle buyurmaktadır:
“Her türlü kötülükten ve kötü amelden —yani içkiden, kumardan, harama bakmaktan, hainlikten, rüşvetten ve her türlü haksız kazançtan— tam anlamıyla tövbe etmeyen kimse benim cemaatimden değildir.”
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) çok ağır şartlar koymuştur. “Eşine hainlik eden her erkek ya da kocasına hainlik eden her kadın benim cemaatimden değildir” buyurmuştur. Şimdi her erkek ve kadın, her karı ve koca birbirlerinin haklarını ne derece gözettiklerini sorgulamalıdır. Hainlik, üzerindeki sorumlulukları tam olarak yerine getirmemek demektir. Kocanın vazifesi hanımının haklarını gözetmek, kadının vazifesi ise evinin sorumluluklarını üstlenmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Evinin sorumluluklarını yerine getiren, çocuklarına bakan ve kocasının yuvasına sahip çıkan bir kadın, tıpkı cihat edip sevap kazanan bir mücahit gibi sevaba müstahak olur.”

Ayrıca nefsin coşkun arzularından sakınmak için de çokça tavsiyede bulunmuştur. Bir Ahmedi için bu çok önemlidir. Süleyman b. Surad’dan rivayet edilen bir hadiste şöyle anlatılır:
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yanında iki kişi oturuyordu. Derken aralarında bir tartışma ve sövüşme başladı. Efendimizin (s.a.v.) huzurunda olmalarına rağmen kavga edip birbirlerine ağır sözler söylüyorlardı. Adamlardan birinin öfkeden yüzü kızarmıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ben bir cümle biliyorum ki, eğer bu adam onu söylerse üzerindeki bu öfke hali kesinlikle geçer. Eğer ‘Eûzü billahi mine’ş-şeytânirracîm’ (Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım) derse öfkesi yatışır.”
Bu iki kişi tam anlamıyla olgun Müslümanlar olmasalar bile, yine de İslam’a o kadar yakın idiler ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onları yatıştırmak için bu tavsiyede bulundu. Bu yöntem her Ahmedi tarafından denenmelidir. Şeytanın galibiyetinden nasıl kurtulabiliriz? Küçük şeylerden dolayı şeytan üzerimizde hakimiyet kurar.
Aynı şekilde günahlardan ve kötülüklerden (fısk ve fücurdan) uzak durmak da elzemdir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
کَذٰلِکَ حَقَّتۡ کَلِمَتُ رَبِّکَ عَلَی الَّذِیۡنَ فَسَقُوۡۤا اَنَّہُمۡ لَا یُؤۡمِنُوۡنَ ﴿۳۴﴾
“Böylece itaat dışına çıkanlar hakkında senin Rabbinin, “Onlar inanmayacaklar,” diye buyurduğu söz yerine geldi.” (Yunus Suresi, 34)
Yani günaha batan kimse hakiki manada iman edemez. Ebu Zer el-Gıfârî’den gelen bir rivayette Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ ithamında bulunmasın. Eğer itham edilen kişi öyle değilse, bu itham söyleyenin kendisine döner.”
Keşke günümüzün sözde Müslüman alimleri de Ahmediye Cemaati’ne kafir fetvaları savururken bu hadisi anlayabilselerdi!
Bu kötülüklerden korunma hususunda Vadedilen Mesih (a.s.) şöyle buyurmaktadır:
“Unutmayın ki Allah’a olan kâmil sevgi ancak nafile ibadetlerle elde edilir.” Farzların ötesinde fedakarlık yapmak gerekir. Bunun sonucunda Allah şöyle buyurur: “Ben artık o mümin kulun gören gözü olurum.” Yani onların bakışları ancak Allah’ın rızasının olduğu yerlere düşer. Bu, Allah’ın oraya gittiği anlamına gelmez; Allah ile bağ kurup dualarla O’na yaklaşan insanların gözü kötülüklere ve yanlış işlere kaymaz.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle devam eder: Sadık kimse ölümü unutup Allah’tan gafil olmaz. Allah onların işiten kulağı olur. Yani Allah’ın, Resulü’nün veya Kitabı’nın aşağılandığı meclislerden tiksinerek ve tepki göstererek kalkıp giderler. Allah’ın rızasına aykırı şeyleri dinlemezler, günah ve çirkin eğlencelerin yer aldığı ortamlarda bulunmazlar.
Şimdi kendimizi sorgulamalıyız: Bu tür boş ve zararlı şeylerden kaçınıyor muyuz? Kaçınmıyorsak bunlar bizi günaha sevk eder. Ancak özümüze dönüp kendimizi günahlardan koruduğumuzda Allah dualarımızı kabul edecektir. Bazı insanların “Dualarım kabul olmuyor” şeklindeki şikayetlerini duyuyoruz; Almanya’dan da bana bu tür mektuplar geliyor. Önce Allah’a ne kadar yakın olduğumuzu sorgulamalıyız. Biz arındıkça Allah da rahmetini üzerimize yağdıracaktır.
Hz. Muslih Mevud (r.a.) duaların kabulü ve amellerin ıslahı konusunu ayrıntılı bir şekilde ele almıştı. Onun özeti şöyledir: İnsanlar insanları kandırabilir ama Yüce Allah’ı kandırmaya kalkışmaları hayret vericidir. Allah’ın gaybı bildiğini ve O’nun kandırılamayacağını bilmezler mi? Sadece dille ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ deyip kalben inanmamak neye yarar? Allah ile yapılan ahitleri yerine getirmeyip sonra da Allah’ın kendi vaadini yerine getirmesini bekliyorlar. Allah “Dualara icabet ederim” buyurmuştur ama öncesinde “Siz de Benim davetime icabet edin” demiştir. Sırf “Biz Müslümanız, Allah dualarımızı kabul etmek zorunda” demekle bu iş olmaz. Hakiki Müslüman olmak için halimizi değiştirmeliyiz.
Allah’ın Rahmân ve Rahîm sıfatları vardır. Allah Rahmân sıfatıyla kafirin de, ateistin de yaşam ihtiyaçlarını karşılar. Fakat Rahîm sıfatının tecellileri ancak O’nun emirlerini dinleyip uygulayanlara münhasırdır. İçimizde kin, nefret ve düşmanlık varken Allah’ın bize samimi bir Müslüman muamelesi yapması beklenemez. Allah gaybı bilir, insan kandırılabilir ancak Allah kandırılamaz. Allah’ı razı etmek istiyorsak imanımızı kemale erdirmeli ve temiz dönüşümler geçirmeliyiz. Bu değişimler olursa işte ancak o zaman biz Allah’ı razı edebiliriz ve dualarımızın kabulünün manzaralarını görürüz. Biz sözlerimizi yerine getirince Allah bizim dualarımızı işitecek, biz gerçekten takvalı olunca, günahları terke edip fısk u fücurla ilişkiyi kesince, kin ve buğuzdan içimizi arındırınca ve Allah’ın emirlerine itaat edince gerçek Müslüman sayılabileceğiz ve Allah’ın vaatlerinin varisi olacağız. İşte bunlar daima dikkate alınması gereken şeylerdir.
Vadedilen Mesih (a.s.) hakiki Müslüman hakkında şöyle buyurmaktadır: Bana biat ettiyseniz asla hainlik etmeyeceğinize dair bana söz verin. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
یٰۤاَیُّہَا الَّذِیۡنَ اٰمَنُوۡا لَا تَخُوۡنُوا اللّٰہَ وَالرَّسُوۡلَ وَتَخُوۡنُوۡۤا اَمٰنٰتِکُمۡ وَاَنۡتُمۡ تَعۡلَمُوۡنَ ﴿۲۸﴾
Ey inananlar! Allah ile Peygamberine hıyanet etmeyin ve kendi emanetlerinize de bilerek hıyanet etmeyin. (Enfal Suresi, 28)
Vadedilen Mesih (a.s.) şöyle buyurmaktadır:
Allah Kur’an-ı Kerim’de takvayı bir elbise olarak nitelendirmiştir. Nitekim “Libâsü’t-Takvâ” Kur’an-ı Kerim’in ifadesidir. Bu, manevi güzelliğin ve zinetin ancak takva ile elde edilebileceğine işarettir. Takva ise; Allah’ın ve mahlukatın emanetlerine ve imanî ahitlere elden geldiğince riayet etmektir.
Yani, onların inceliklerine elinden geldiğince dikkat etmeli. Şimdi bakalım Allah ile yapılan ahit ve emanetler nelerdir. Siz Vadedilen Mesih’e (a.s.) biat etmekle Allah’a bir söz verdiniz. Bu biat, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ashabından aldığı sözün aynısıdır. Hakiki bir Müslüman olmak için namazı kılacağımıza, şirk koşmayacağımıza, nafile ibadet edeceğimize, doğru konuşacağımıza, harama bakmayacağımıza söz verdik. Eğer bunlara uymazsak ahdimize sadakatsizlik etmiş oluruz.
Aynı şekilde insanların emanetlerine ve haklarına da riayet etmeliyiz. Aksi takdirde kendi aralarında hainlik eden kimseler haline geliriz. Allah Teâlâ’nın buyurduğu tam olarak şudur: Eğer bunu yapmazsanız, kendi aranızda da birbirinize hainlik edenler olursunuz. Allah Teâlâ’ya karşı hainlik ettiğinizde ise kullara karşı yapılan hainlik zaten önemsiz bir şey, hiç dikkate alınmayacak bir mesele haline gelir; onu artık yapmaya devam edip gidersiniz. Borç alıp onu geri ödemezsiniz; oysa borç bir emanettir ve onu ödemek gereklidir. Bu yüzden Allah Teâlâ borçların derhal ödenmesini emretmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) üzerinde borç olan veya bu borcu ödeyecek kimsesi bulunmayan kişilerin cenaze namazını kendisi kıldırmaz, aksine sahabeye ‘Siz kılın’ buyururdu.”
Borç alıp geri vermemek çok endişe verici bir durumdur. Borç ödenmediğinde husumetler ve fesat çıkar. Yani bir emanet ödenmediğinden ve Allah’ın bir emrine uyulmadığından, vazifemizi yerine getirmediğimizden borcumuzu ödeyemediğimizden dolayı biz dünyada fesat yaratanlardan oluruz. Kısacası Allah indinde borç da bir emanettir ve onun ödenmesi şarttır. Kur’an-ı Kerim’de kâmil müminlerin vasfı şöyle belirtilmiştir:
وَالَّذِیۡنَ ہُمۡ لِاَمٰنٰتِہِمۡ وَعَہۡدِہِمۡ رٰعُوۡنَ ۙ﴿۹﴾
“Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler” (Müminun Suresi, 9)
Bunda, bu insanların kendi emanetlerine ve ahitlerine sahip çıkan kimseler olduğuna dair bir işaret vardır. İşte kâmil müminler bu kişilerdir. Dolayısıyla emanetlere riayet etmek de gerekli bir husustur. Bu konuda da takva ile hareket etmeye ihtiyaç vardır ve ancak takva ile hareket ettiğimiz zaman gerçek Ahmedi olarak adlandırılabiliriz. Günümüzdeki kötülükler arasında daha önce de belirttiğim gibi çeşitli sosyal medya ve diğer medya türleri ile farklı hususlar bulunmaktadır bunlardan dolayı zina yaygınlaşmıştır. Göz zinası da vardır ve aktardığım hadiste belirtildiği gibi çeşitli zina türleri mevcuttur; bunlardan kaçınmaya çalışmak gerekir.”
Vadedilen Mesih (a.s.) içkiden, kumardan, harama bakmaktan, hainlikten tövbe etmeyenin kendisinden olmadığını vurgulamıştır. Kadınlar açısından da erkekler için bazen uygun olmayan durumlar yaşanabilir. Bundan dolayı İslam’daki tesettür emri de bu çirkinlikleri önlemek içindir. Batı toplumunda buna da itiraz ederler. Allah-u Teala kadının tesettüre uyması gerektiğini emretmekte ve erkek ve kadının birarada karışık olduğu toplantılara katılmaktan menetmektedir. Erkek ve kadın bu şekilde biraraya gelmesi zihni bulanıklığa sebep olur. Nitekim bunlara şahit olmaktayız. Bunlar neticesinde bazen mutlu yuvalar yıkılmaktadır ve akrabalıklar zedelenmektedir. Bu sebeple kadınların da erkeklerin de dikkatli olması gerekir.
Bazı kadınlar tarafından, erkeklerin kendilerine “tesettürü terk edin” dediklerine dair şikâyetler gelmektedir. Dolayısıyla erkeklerin düşünmesi, anlaması ve İslami emirlere uymaya özen göstermesi gerekir.
Sonra, namaz son derece önemli bir şeydir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
وَاۡمُرۡ اَہۡلَکَ بِالصَّلٰوۃِ وَاصۡطَبِرۡ عَلَیۡہَا
Ailene namazı sıkı sıkıya telkin et ve kendin de buna devam et. (Taha Suresi, 133)
Şimdi buradaki şartlar nasıldır? Bakıyoruz, bazen kadınlar bana yazıp, kendileri kılarken erkeklerinin namaz kılmadıklarını bildiriyorlar. Oysa Allah Teâlâ bu farzı erkeklerin üzerine yüklemiştir; hem kendiniz namaza devam edin hem de eşlerinizin ve çocuklarınızın namaz kılmalarını sağlayın. İşte temiz ve nezih bir toplum ancak bu şekilde kurulacaktır. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de yine şöyle buyurur:
اُتۡلُ مَاۤ اُوۡحِیَ اِلَیۡکَ مِنَ الۡکِتٰبِ وَاَقِمِ الصَّلٰوۃَ ؕ اِنَّ الصَّلٰوۃَ تَنۡہٰی عَنِ الۡفَحۡشَآءِ وَالۡمُنۡکَرِ
Bu kitaptan (yani Kur’an’dan) sana vahiy olunanı oku (ve insanlara anlat.) Namazı (bütün şartlarıyla) kıl. Şüphesiz namaz bütün kötülükler ve hoş olmayan şeylerden alıkoyar. (Ankebut Suresi, 46)
Şimdi hakikatte namazın hakkını verenleri namaz, hayasızlıklardan alıkoyacaktır. Günümüz toplumunda ise sınır tanımayan pek çok hayasızlık vardır, nitekim daha önce de belirtmiştim. Bunlardan sakınmanın tek bir çaresi vardır: İnsanın Allah Teâlâ’ya ibadet etmesi, O’nun hakkını vermesi, dünyalık şeyleri arkaya atıp öncelikle namazın hakkını vermesidir; o zaman işlerinde de kısmet ve bereket olur, ticaretinde de bereket olur ve her amelinde bereket olur.
Bir hadiste şöyle geçmektedir: Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bir kişi ile şirk ve küfür arasındaki fark namazı terk etmektir.” Yani mümin bir insan ile şirk ve küfür arasındaki fark işte budur; mümin namazlarını kılar, müşrik ve kafir olan kimse ise namaz kılmaz. Bu bakımdan herkes kendine baksın ve ne derece namazın hakkını ödediğimizi, ne derece hakiki iman getirenler olduğumuzu ve ne derece Vadedilen Mesih’in biatına girip Kur’an’a, Hadise ve Peygamber Efendimize (sav) olan imanı sağlamlaştırdığımızı gözden geçirsin.
Bir hadiste şöyle geçer: Hz. Hurays bin Kabise şöyle anlatır: “Medine’ye geldiğimde şöyle dua ettim: ‘Ey Allah’ım, bana hayırlı bir meclis arkadaşı nasip et; yanında oturup hayırlı şeyler öğreneceğim kimseler ver.’
O insanların ne kadar yüce düşünceleri vardı ve ilim öğrenmek için çaba harcarlardı. Günümüzde sizler internette oturup web sitelerinden bilgi çıkarıyorsunuz—Cemaatimizin El-İslam gibi web siteleri var—oradan bilgi alıyorsunuz. O insanlar ise yolculuk yapar, zorluklara katlanır ve ilim öğrenmek için gelirlerdi. Her neyse, der ki: Bir adam aradım, Ebu Hureyre’yi gördüm ve yanına oturdum. Ona dedim ki: ‘Ben Allah Teâlâ’ya bana salih bir meclis arkadaşı nasip etsin diye dua etmiştim. Bana bir hadis nakledin, çünkü sizin salih bir insan olduğunuzu düşünüyor ve sizden hz. Resulullah’tan (sav) duyduğunuz bir sözü bana anlatmanızı istiyorum, belki Allah Teâlâ bana onunla fayda sağlar.’
Ebu Hureyre dedi ki: Ben hz. Resulullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu duydum: ‘Kıyamet gününde kulun amellerinden ilk hesaba çekileceği şey namazıdır. Eğer namazı düzgün çıkarsa kurtuluşa erer ve felah bulur; eğer bozuk çıkarsa hüsrana uğrar ve kayıp içinde kalır. Eğer farzlarında bir eksiklik olursa Allah buyurur ki: Bakınız, kulumun nafilelerinden bir şey var mı? Farzlardaki eksiklik onunla tamamlanır.’ Sonra diğer amelleri de bu şekilde değerlendirilir. İnsanın nafile olarak yaptığı her hayırlı ameli artırması, Allah Teâlâ’nın sevgisini kazanmak ve günahlarının bağışlanması için yapması durumunda Allah Teâlâ bunun sevabını verir ve bu fazla ameller nafile hükmüne geçer.
Başka bir hadiste Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin cemaatle kıldığı namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsur derece daha üstündür.” Buyurdu ki: Sizden biri abdest alıp camiye gelirse ve onu buna namazdan başka hiçbir şey sevk etmemişse—yani camiye sırf namaz kılmak ve Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkmak için gelmişse, başka hiçbir amacı yoksa, sonra son derece huşu ve huzu ile namazını eda ederse ve Allah Teâlâ’nın huzurunda durup O’ndan istemekten, yalvarmaktan ve günahlarının bağışlanmasını dilemekten başka bir niyeti yoksa—attığı her adımla derecesi bir kat yükselir ve bir kötülüğü silinir.
Bakınız, sadece sevap kazanmakla kalmıyor, aynı zamanda kötülükleri de siliniyor. Camiden içeri girene kadar ve namaz onu tuttuğu sürece namazda sayılır. Yani namaz kıldığı ve namazı beklediği sürece böyledir. Ve melekler, namaz kıldığı yerde durduğu sürece sizden her biri için şöyle dua ederler: “Ey Allah’ım, ona merhamet et, ona lütfet. Ey Allah’ım, onu bağışla, tövbesini kabul et.” Bu durum, o kimse başkasına eziyet etmediği ve durumu bozmadığı sürece devam eder. Yani elde ettiği bu hayırlı hal üzere kalırsa melekler Allah Teâlâ’nın onu daima lütuflarına varis kılması için dua ederler.
Hz. Abdullah bin Mes’ud şöyle rivayet etmiştir: Hz. Resulullah’a (sav) “En faziletli amel hangisidir?” diye sordum. Buyurdu ki: “Vaktinde kılınan namazdır.” Şimdi bakınız, en faziletli amel namazı vaktinde kılmaktır. İş güç uğruna, dünyalık şeyler uğruna namaz saatlerinde namaz eda edilmiyor. Camiye veya namaz merkezine gidilmiyor. Camiye gidecek vakit yoksa veya uzaksa, vaktinde evde veya iş yerinde kılınabilir. Buradaki şartlarda ve bu ülkelerde her mahallede cami yoktur, bu yüzden insan nerede çalışıyorsa orada vaktinde kılmaya gayret etmelidir; zira namazı vaktinde kılmak gereklidir.
Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurmaktadır: “Namaz da günahlardan korunmanın bir vasıtasıdır. Namazın özelliği insanı günahlardan ve kötülüklerden uzak tutmasıdır. Bu yüzden öyle bir namazın arayışında olun.”
Bu çok önemli bir husustur. Namazlarınızı sizi günahlardan ve kötülüklerden uzaklaştıracak hale getirmeye çalışın. Kalbinizde sadece temiz düşünceler doğsun; namazlar böyle olmalıdır.
Devamında şöyle buyurmuştur: “Namaz nimetlerin canıdır, Allah Teâlâ’nın feyzleri bu namaz vasıtasıyla gelir. Bu yüzden onu güzelleştirerek eda edin ki Allah Teâlâ’nın nimetlerine varis olasınız.”
İşte namazın önemi budur ve bunu daima hatırlamamız gerekir. Bunun için çaba göstermeliyiz. Zaman zaman bu konuda hutbeler de veriyorum, onları da dikkatle dinleyiniz.
Sonra Teheccüd namazı hakkında da Allah Teâlâ’nın emri vardır. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَمِنَ الَّیۡلِ فَتَہَجَّدۡ بِہٖ نَافِلَۃً لَّکَ ٭ۖ عَسٰۤی اَنۡ یَّبۡعَثَکَ رَبُّکَ مَقَامًا مَّحۡمُوۡدًا
Gece vaktinde de biraz uyuduktan sonra bu (Kur’an’la) gecenin (bir bölümünü) uyanık geçir. Bu sana fazladan bir lütuftur. Bakarsın Rabbin seni övülmüş bir makama eriştirir. (İsra Suresi, 80)
Sahabeler bu konuda ne kadar endişelenir ve gayret ederlerdi! Hz. İbn Ömer şöyle aktarır: Hz. Peygamberin (sav) zamanında biri bir rüya gördüğünde onu Peygamber Efendimize (sav) anlatırdı. Ben de Peygamber Efendimize sunup anlatabileceğim bir rüya görmeyi çok istedim. Der ki: Rüyada iki melek gördüm, beni tutup ateşe doğru götürdüler. Bir de baktım ki kuyu gibi derin bir ateş çukuru var ve kuyunun kenarları gibi iki kenarı bulunuyor. İçinde tanıdığım bazı insanlar vardı. “Ateşten Allah’a sığınırım” diye iki defa tekrarladım. Derken başka bir melek o ikisine katıldı ve bana “Hiç korkma” dedi. Bu rüyayı Hz. Hafsa’ya anlattım. Hz. Hafsa da Peygamber Efendimize aktardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Abdullah ne iyi bir adamdır, keşke geceleri teheccüd kılsa!” Hadisi rivayet edenler, bundan sonra Hz. Abdullah’ın geceleri çok az uyuduğunu ve teheccüdü büyük bir özenle kıldığını söylerler.
Bazen insanlar meseleyi tam dinlemeyip asıl olaydan başka hikâyeler çıkarırlar. Nitekim bir defasında Vadedilen Mesih’e de şöyle bir söz atfedildi: Güya Peygamber Efendimiz’in namazı, şimdiki Müslümanların uyguladığı gibi değildi; Hz. Peygamber teheccüd namazını bu şekilde kılmaz, sadece kalkıp Kur’an okurdu denildi. Ve bunun Vadedilen Mesih’in de ilkesi ve inanışı olduğu iddia edildi. Bu durum Vadedilen Mesih’e iletilince şöyle buyurdu: “Benim inanışım asla bu değildir. Hz. Peygamber (sav) kalkıp sadece Kur’an okurdu demiyorum. Ben bunu söylemedim. Ben bir defasında şöyle demiştim: Eğer bir kimse hasta olur veya teheccüd nafilelerini kılamayacak bir mazereti bulunursa, kalkıp istiğfar, salavat ve Fatiha okusun demiştim. Bu hastalık veya çaresizlik durumu içindi. Böyle bir durum olursa böyle yapın dedim. Ben Hz. Resulüllah (sav) teheccüd kılmazdı ne zaman dedim? Hz. Peygamber (sav) daima nafile kılardı, çoğunlukla on bir rekat kılardı: sekiz rekat nafile ve üç rekat vitir. Bazen bunları tek seferde kılar, bazen de iki rekat kılıp uyur, sonra kalkıp yine iki rekat kılıp uyurdu. Özetle uyuyup kalkarak nafileleri tıpkı şimdiki uygulama gibi eda ederdi ki bu uygulama üzerinden ondört asır geçmiştir. Ben de böyle yapıyorum. Ne benim adıma ne de Hz. Peygamber (sav) adına yanlış şey uydurmayın.”
Dolayısıyla her Ahmedi de teheccüd kılmaya gayret etmelidir.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) tesbih ve hamdetmek konusuna da dikkat çekerek şöyle buyurdu: Bir Ahmedi Müslüman olarak bu da çok gereklidir. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ۟
Yüce Rabbinin adını tesbih et. (Vakıa Suresi, 80)
Hz. Muaz bin Cebel’den rivayet edildiğine göre Hz. Resulullah (sav) onun elini tutmuş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Muaz, Vallahi seni gerçekten seviyorum.” Sonra şöyle buyurdu: “Ey Muaz, sana vasiyet ediyorum, her namazdan sonra şu duayı okumayı sakın terk etme: ‘Ey Allah’ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzelce ibadet etmek için bana yardım et.'” Asıl kelimeleri şöyleydi:
اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ
“Allâhumme e’innî ‘alâ zikrike ve şukrike ve husni ‘ibâdetik.”
Hz. Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim her namazdan sonra otuz üç defa Sübhanallah, otuz üç defa Elhamdülillah ve otuz üç defa Allahu Ekber derse—ki bunlar toplam doksan dokuz eder—ve yüzü tamamlamak için
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
(‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehul-mulku ve lehul-hamdu ve huve ‘alâ kulli şey’in kadîr’) yani, “Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur ve O her şeye kadirdir” derse, deniz köpüğü kadar bile olsa bütün günahları bağışlanır.”
Dolayısıyla tesbih ve hamd etmek de çok önemlidir. Aynı şekilde salavat okuma konusunda da her Ahmedi dikkatli olmalıdır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
اِنَّ اللّٰہَ وَمَلٰٓئِکَتَہٗ یُصَلُّوۡنَ عَلَی النَّبِیِّ ؕ یٰۤاَیُّہَا الَّذِیۡنَ اٰمَنُوۡا صَلُّوۡا عَلَیۡہِ وَسَلِّمُوۡا تَسۡلِیۡمًا
Şüphesiz Allah, bu Peygambere rahmetini indirmektedir. O’nun melekleri de şüphesiz kendisine dua ediyorlar. Ey inananlar! Sizler de bu Peygambere hep salavat getirin, ona dua edin (ve büyük bir coşkuyla) kendisi için esenlikler dileyin. (Ahzap Suresi, 57)
Hz. Abdullah bin Mes’ud, Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu söyler: “Kıyamet gününde bana en yakın olanlar, bana en çok salavat getirenlerdir.” İşte bu yüzden Vadedilen Mesih (as), her Ahmedinin salavatı daimi bir alışkanlık haline getirmesini söyler. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazanmak için Hz. Peygamber Efendimize salavat getirmek gerektiği gibi, hz. Resulüllah’ın yakınlığını elde etmek için de ona salavat getirmek şarttır.
Hz. Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Biri bana selam gönderdiğinde, Allah Ruhumu bana iade eder ki onun selamına karşılık vereyim.”
Buradaki hikmet şudur: Allah Teâlâ’nın emri şudur: Size bir selam verildiğinde ona daha güzeliyle karşılık verin.
İkinci Halifetül Mesih hazretleri bunun geniş açıklamasını yapmıştır, özeti şöyledir: Hz. Resulüllah’a selam gönderildiğinde Hz. Peygamber, “Bunu kim gönderdi, benim için kim dua etti, bu salavatı bana kim ulaştırdı?” diye sorar. Sonra Allah Teâlâ’ya şöyle niyaz eder: “Ey Allah’ım, o bana nasıl selam ve salavat gönderdiyse Sen de onu nimetlerinle ödüllendir.” Böylece o kimse Allah Teâlâ’nın lütuflarına varis olmaya başlar. Hz. Peygamberin cevabı vesilesiyle Allah Teâlâ onların salavatını kabul eder ve kat kat artırır; kabul edip insana dua ulaştığında ise bereketler yağmaya başlar. Ardından Allah Teâlâ insanın salavat sonrasında yaptığı duaları kabul etmeye devam eder.

Aynı şekilde İbni Ebi Leyla şöyle der: Hz. Ka’b bin Ucre ile karşılaştım, bana “Sana bir hediye vereyim mi?” dedi. Ben “Evet, ver” deyince şöyle anlattı: Bir defasında hz. Resulullah sav) yanımıza geldi, biz de “Sana nasıl selam vereceğimizi biliyoruz ama sana nasıl salavat getireceğimizi bilmiyoruz” dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Şöyle deyin:
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ، إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ. اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ، إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
“Allâhumme salli ‘alâ Muhammedin ve ‘alâ âli Muhammedin kemâ salleyte ‘alâ İbrâhîme ve ‘alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd. Allâhumme bârik ‘alâ Muhammedin ve ‘alâ âli Muhammedin kemâ bârakte ‘alâ İbrâhîme ve ‘alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.” (Sahih-i Müslim). Yani: “Ey Allah’ım! İbrahim ailesine rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine de rahmet et. Şüphesiz Sen çok övülmeye layıksın, şanı yücesin. Ey Allah’ım! İbrahim ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini de mübarek kıl. Şüphesiz Sen çok övülmeye layıksın, şanı yücesin.”
Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurur: “Ey insanlar! Rahman ve Mennan olan Allah’ın sıfatlarının mazharı olan bu iyiliksever Peygamber’e salavat getirin. Çünkü iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. Onun iyiliklerini hissetmeyen bir kalpte ya iman yoktur ya da imanını mahvetme peşindedir.” Dolayısıyla burada Hz. Peygamberin iyiliklerini anarak ona salavat getirdiğimizde, Hz. Peygamber de ihsanda bulunarak Allah Teâlâ’ya “Bu insanlara bu salavattan feyz ulaştır, üzerlerine dök, artırarak ver; benim tarafımdan da onlara esenlik ve lütuf vesileleri ulaşsın” diye dua eder. Yine şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ım! Evvelini (İlkleri) doyurduğu gibi ahirini (sonrakileri) de suyla doyuran, onları kendi rengine boyayan ve temiz kimselerin arasına katan bu ümmi Resul ve Peygamber’e salat eyle.”
Aynı şekilde istiğfara da çok ihtiyaç vardır. Hadis-i Şerif’te Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, can boğaza gelmediği sürece kulunun tövbesini kabul eder.” Başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “Günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurur: “İstiğfar ve tövbe iki ayrı şeydir. Bir bakıma istiğfar tövbeden önceden gelir, yani ona üstünlüğü vardır. Çünkü istiğfar, Allah Teâlâ’dan alınan yardım ve kuvvettir; tövbe ise insanın kendi ayakları üzerinde durmasıdır. İnsan önce Allah Teâlâ’dan yardım ister ki Allah Teâlâ kendisine günahlardan sakınma gücü versin. Sakındıktan sonra da onun üzerinde dik durmak için ‘Tûbû ileyh’ (O’na tövbe edin) denir. Tövbe, o hal üzere sabit kalmak için yapılır.” Buyurdu ki: “Allah’ın sünneti şudur: Allah Teâlâ’dan yardım istendiğinde Allah Teâlâ bir kuvvet verir ve o andan sonra insan kendi ayakları üzerinde durur. İyilikleri yapmak için içinde bir güç doğar ki buna ‘Tûbû ileyh’ denir. Bu yüzden doğal olarak sıralama böyledir. Tövbeye istiğfardan sonra muvaffak olunur; istiğfar olmazsa kesinlikle bilin ki tövbe gücü ölür. Eğer bu şekilde istiğfar edip sonra tövbe ederseniz sonuç şu olacaktır:
یُمَتِّعۡکُمۡ مَّتَاعًا حَسَنًا اِلٰۤی اَجَلٍ مُّسَمًّی
Yani, sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir geçimlikle rızıklandırır. Allah’ın kanunu bu şekilde işler; eğer istiğfar ve tövbe ederseniz yüksek mertebelere ulaşırsınız. Her duyu için gelişme derecelerini elde edeceği bir daire vardır. Her insan peygamber veya resul olamaz ama kendi dairesi içinde ilerlemeler elde edebilir.”
Nitekim daha önce de belirttiğim gibi, borç için, evlat için dua istediklerinde Vadedilen Mesih (as) kendisinden dua isteyenlere daima “Çokça istiğfar edin” buyururdu. Bir yerde şöyle demiştir: “Çok İstiğfar edin. İnsanın iki hali vardır: Ya günah işlemez ya da Allah Teâlâ onu o günahın kötü sonucundan korur. Dolayısıyla istiğfar okurken her iki anlamı da gözetmek gerekir. Birincisi, Allah Teâlâ’dan geçmiş günahları örtmesini istemek; ikincisi ise Allah’tan gelecekteki günahlardan koruma gücü dilemektir. Fakat istiğfar sadece dille tamamlanmaz, kalpten olması gerekir. Dille söyleyip kalbin boş kalması olmaz. Kalpten istiğfar edin; kalpten istiğfar olunca insan bir daha günahlara meyletmez.”
İşte istiğfarın felsefesi budur. İnsanlar “İstiğfarımızın kabul olduğunu nasıl anlayacağız?” diye soruyorlar. Eğer istiğfar kalptense ve Allah Teâlâ kabul etmişse, insan artık günahlara kayamaz.
Aynı şekilde Hz. Mesih-i Mev’ud (as), bir müminin bağışlama ve hoşgörü alışkanlığı edinmesi gerektiğini belirtmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذِیۡنَ یَجۡتَنِبُوۡنَ کَبٰٓئِرَ الۡاِثۡمِ وَالۡفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوۡا ہُمۡ یَغۡفِرُوۡنَ
Yani, onlar büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. Hadiste Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinize haset etmeyin, kandırmak için fiyat artırmayın, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Hiçbiriniz başkasının satışı üzerine satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez.” Ve göğsüne üç defa işaret ederek şöyle buyurdu: “Takva buradadır. Bir kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Her Müslüman’ın kanı, malı ve ırzı diğer Müslüman’a haramdır.”
Fakat ne yazık ki günümüzde Müslümanlar birbirlerinin kanını dökmeye kalkışıyorlar; güya bunlar “Lâ ilâhe illallâh” diyen insanlardır. Allah Teâlâ bu millete merhamet etsin, ümmete merhamet etsin. Burada mesele sadece cinayet ve katliam değildir; birinin malını haksız yere yemek ve birinin onurunu kötü şekilde lekelemek de günahtır. Hakiki bir Müslüman olmak için insanın bu şeylerden sakınması şarttır. Başka bir yerde yine şöyle buyurmuştur: “Birbirinize kin beslemeyin, haset etmeyin, yüz çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, aranızda kardeşçe yaşayın. Ayrıca bir Müslüman’ın kardeşiyle üç günden fazla küs kalması helal değildir.”
Birbirine kırgın olanların da Allah Teâlâ’nın üç günden fazla ilişkiyi kesmeyi yasakladığını düşünmeleri gerekir. Kardeşçe yaşamak şarttır. Hz. Peygamber (sav) bir yerde şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki kimde bulunursa Allah ondan kolay hesap sorar ve rahmetiyle onu cennete koyar.” Dediler ki: “Ey Allah’ın Resulü, onlar nelerdir?” Buyurdu ki: “Seni mahrum bırakana sen ver; sana vermeyene de sen ver. Sana zulmedeni bağışla—zulmedenden intikam alma, affet veya yasal yollara başvur—sana zulmedeni affet, seninle bağını koparanla akrabalık bağını koru.” Soran kişi “Böyle yaparsam benim için ne var?” dedi. Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki: “Senden kolay hesap sorulur ve Allah Teâlâ seni rahmetiyle cennete koyar.”
Bakınız, ahirette böyle kimse öldükten sonra cennete girecek; bu dünyada da insanda bu vasıflar gelişirse, her türlü kırgınlıktan, kavgadan, fitne ve fesattan uzak harika bir toplum meydana gelecek. Bu yüzden daima bunu benimsemeye çalışmalıyız.
Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurmaktadır: “Görüyorum ki cemaat içinde anlaşmazlıklar çıkıyor, arada kırgınlıklar oluşuyor ve küçük bir çekişmeden dolayı insanlar birbirinin onuruna saldırıp kardeşiyle kavga ediyor. Bu çok uygunsuz bir harekettir, olmamalıdır. Aksine, biri kendi hatasını kabul etse ne çıkar? Bazı insanlar en küçük şeyde bile karşısındakini küçük düşürmeden peşini bırakmıyor. Bu tür şeylerden kaçınmak şarttır. Allah Teâlâ’nın adı ‘Settâr’dır (kusurları örtendir); öyleyse insan neden kardeşine merhamet etmez, affetme ve kusur örtme yolunu tutmaz? Kardeşinin kusurunu örtmeli, onun onuruna ve haysiyetine saldırmamalıdır.”
Bazen basit şeyler yüzünden kavgalar çıkıyor ve sonra barışılmıyor; oysa mesele bu kadar uzatılacak bir şey değildir. Ahmedi olduğunu iddia edip, Ahmedi bir Müslüman olduğunu söyleyip Vadedilen Mesih’in biat şartlarını kabul ettiğini savunanlar buna aykırı davranıyorlar. Bu tür bozgunculuklar ancak insan kendi egosunu ön plana çıkardığında meydana gelir.
Bu yüzden affetme standartlarımızı yükseltmemiz gerekmektedir. Ancak bu gerçekleştiğinde Ahmediye Cemaati’nin kurmak istediği o güzel toplum inşa edilecektir; Vadedilen Mesih’in kurmak istediği toplum ve bizden “Bu toplumu kuracağız” diye söz alarak biat kabul ettiği o nezih toplum kurulacaktır. Eğer bu yoksa, “Dünyada bir devrim gerçekleştireceğiz” iddialarımız boş iddialardır. Devrim ancak kendi durumlarımızı düzelttiğimiz takdirde gerçekleşebilir. Kendimizi inanç bakımından, manevi bakımdan ve amel bakımından geliştirmeye çalışmalı; dünyadaki fesatları sona erdiren, dünyada sevgi ve muhabbet oluşturan, dünyada Peygamber Efendimizin hakimiyetini kuran ve dünyada Allah Teâlâ’nın birliğini tesis eden o temiz toplumu inşa etmeliyiz. Allah bizlere buna uygun davranmayı ve hakiki manada Vadedilen Mesih’e verilen biat sözünün hakkını vermeyi nasip etsin.
Velhasıl huzurunuzda birkaç biat şartını dile getirdim; hepsini anlatmak zaten mümkün değildi. Fakat sadece bunlara bile uyacak olsak hayatlarımızda, nesillerimizde ve dünyada temiz bir devrim meydana getirebilir, calsaya gelme ve üç gün boyunca bu manevi atmosferde bulunma amacını gerçekleştirebiliriz. Allah Teâlâ bize bunu nasip eylesin.

Şimdi hep birlikte dua edelim.
JazakAllah. Şimdi sizlere Calsa Salanaya katılım sayılarını da bildireyim.
Allah’ın lütfuyla Almanya Calsasında 48.330 (kırk sekiz bin üç yüz otuz) erkek ve kadın bulunuyor ve 88 ülke temsil ediliyor. Burada, İslamabad’da da 2.000 kişi var; onları da eklersek Almanya katılımı 50.000 oldu. Fakat İngiltere Calsasına katılanlardan hâlâ bin kişi eksik. Allah’a emanet olun. Esselamu aleyküm ve rahmetullah


