Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İnsanlığa Olan Sınırsız Sevgisi

Not.: Aşağıda, 2026 İngiltere Calsası’nda İngiltere Cemaati Amiri Rafiq Ahmad Hayat tarafından İngilizce olarak yapılan konuşmanın Türkçe çevirisi sunulmaktadır.

Sevgili Huzur, Calsa Salana’nın saygıdeğer konukları ve dünyanın dört bir yanındaki değerli izleyiciler!

Es-selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.

Bugün bana, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) insanlığa olan sınırsız sevgisi hakkında konuşma fırsatı verildi.

Bu Yüce Peygamber’in (s.a.v.) gelişi, dünyanın sadece cehaletle değil, kanıksanmış bir zulümle de karardığı bir döneme denk gelmişti. Kabile gururunun ahlaki ölçüleri belirlediği bir dünya… Güçlülerin kendi iradelerini zayıflara dayattığı bir dünya… Kız çocuklarının utanç sebebi görülerek diri diri gömüldüğü bir dünya… İntikamın yalnızca bir eylem değil, babadan oğula aktarılan bir döngü olduğu bir dünya… Merhametin zayıflıkla karıştırıldığı ve adaletin çoğu zaman güçten ayırt edilemediği bir dünya…

İşte Allahu Teâlâ böyle bir dünyaya bir insan gönderdi.

Merhamet hakkında yalnızca konuşmakla kalmayıp, merhameti bizzat şahsında tecessüm ettiren bir insan: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.).

O, Allahu Teâlâ’nın en sevgili peygamberiydi. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

“Biz seni âlemlere, ancak rahmet olarak gönderdik..” (Enbiyâ, 21:108)

Bu ayet, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) rahmetini yalnızca müminlerle sınırlandırmaz. Onu yalnızca kendi ümmetiyle sınırlamaz. Onu yalnızca kendi dönemiyle de sınırlamaz. Bilakis evrensel bir gerçeği ilan eder: O’nun varlığı bütün yaratılmışlar için bir rahmettir. İnsanlığa olan sevgisi, geride bıraktığı en büyük birleştirici mirastır.

Allah ayrıca şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz sen, (her bakımdan) en yüce ahlâk üzerindesin. (Kalem, 68:5)

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) muhterem eşi Hz. Âişe’ye (r.a.) onun ahlâkı sorulduğunda, âlimlerin asırlar boyunca üzerinde düşündüğü şu derin cevabı vermiştir:

“Onun ahlâkı Kur’an’dı.”

Yani ilahî öğretilerin her biri, en mükemmel insanî ifadesini onun şahsında buluyordu.

O, insanlar arasında yürüyen, konuşan, affeden, seven ve yaşayan bir Kur’an’dı.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı; şefkatin, empatinin ve doğruluğun en yüce örneğiydi. O, bugün dünya genelinde milyarlarca Müslümana rehberlik etmeye devam eden evrensel bir sevgi ve toplumsal ıslah mirası bıraktı.

Hayatı boyunca hiçbir zaman doyasıya yemek yemedi ve zengin giysiler giymedi. Evi kerpiçten yapılmış mütevazı bir kulübeydi; mahkeme salonu mescit, tahtı ise onun tozlu zeminiydi. Yatağı hasırdan, yastığı ise kendi koluydu. Aylar boyunca evinin bacasından duman tütmezdi. Pişirecek hiçbir şey bulunmazdı. Ailesi hurma veya keçi sütüyle geçinir yahut aç kalırdı. Peygamber Efendimiz yanında hiçbir zaman altın veya gümüş bulundurmazdı. Eline geçen her şeyi fakirlere dağıtırdı. Vefat ettiğinde evinde az miktarda arpadan başka hiçbir şey yoktu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), müreffeh bir toplumun sağlam aile bağları üzerine inşa edildiğine inanıyordu. Aileler dürüstlük ve tevazu üzerine kurulu güçlü ve sevgi dolu bağlara sahip olduğunda, bu durum şefkat ve adaletin hâkim olduğu bir toplumun oluşmasına yardımcı olur.

Kendi evinde de tevazunun en güzel örneğini sergilerdi. Ev işlerine yardım eder, kendi elbiselerini tamir eder ve aile hayatını maneviyattan ayrı bir alan olarak değil, maneviyatın en yüksek ifadelerinden biri olarak görürdü.

İşte bu sevgi temeli üzerinde, adaletin her türlü kişisel çıkarın üzerinde tutulduğu bir toplum inşa etti.

Soylu bir kabileye mensup bir kadının hırsızlık yapmasıyla ilgili meşhur bir hadise vardır. Bazı kimseler, kadının toplumdaki konumu sebebiyle onun adına aracılık etmeye çalıştılar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise kesin bir şekilde şöyle buyurdu:

“Vallahi, eğer kızım Fâtıma dahi bir suç işleseydi, ona gerekli cezayı uygulamaktan çekinmezdim.” (Buhârî, Kitâbü’l-Hudûd)

İslam’da adalet seçici değildir. Statü, servet veya aile bağları karşısında eğilip bükülmez.

Bununla birlikte, adaletin yanında eşsiz bir bağışlayıcılık da vardı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) es-Sâdık ve el-Emîn unvanlarıyla tanınırdı. Ahlaki ve siyasi konularda büyük bir lider olarak kabul edilirdi. Herkesle olan ilişkilerinde sürekli olarak dürüstlük ve doğruluk sergilediği için, daha genç yaşlarından itibaren güvenilirliği herkes tarafından kabul edilmişti.

Hacerü’l-Esved’in yerine konulmasıyla ilgili anlaşmazlık sırasında, genç Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) geldiğinde Mekke’nin ileri gelenleri, “El-Emîn geldi!” demiş ve kendisini çözüm bulacak kişi olarak kabul etmişlerdi.

O, başından beri nezaketi ve doğruluğuyla tanınıyordu ve bu özellikleri insanlığa olan sevgisine de yansıyordu.

Ancak peygamberlik iddiasını açıkladığında büyük bir muhalefetle karşılaştı. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Mekkeli hemşehrilerinin elinden on üç yıl boyunca zulüm ve eziyet gördü. Bu süre içerisinde sahabeleri de işkence gördü ve bazıları öldürüldü. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) dahi namaz kılarken üzerine hayvanların işkembe ve pisliklerinin atılmasından kurtulamadı.

En tehlikeli anlarından biri Taif’te yaşandı. Taif halkı ve çocukları, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v.) kanlar içinde kalıncaya kadar taşladılar. Bunun üzerine dağların meleği gelip bu insanları helâk etmek için izin istedi. Fakat o şöyle cevap verdi:

“Allah’ım! Onlara anlayış ver; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onları İslam’ın kucağına getir.”

O, acı içindeyken bile intikamı değil, gelecek nesilleri düşünüyordu.

Allah Teâlâ onu ne güzel tarif etmiştir:

“(Ey müminler!) Şüphesiz size, aranızdan bir Peygamber geldi. Sizin sıkıntıya düşmeniz, ona çok ağır gelir. Bütün gönlü ile sizin için hayırlar ister. İnananları çok sever ve (onlara) çok merhametlidir. (Tevbe, 9:129)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hayatı boyunca defalarca ne kadar şefkatli ve merhametli bir tabiata sahip olduğunu gösterdi. İnsanların kendisine karşı ne hissettiğine bakmaksızın hiç kimseye karşı nefret veya kin beslemedi.

Bir defasında, Mekke’de bir büyücü hakkında kötü şeyler duymuş yaşlı bir kadın vardı. Bu sebeple Mekke’ye yaptığı ziyaret sırasında o büyücünün yoluna çıkmamaya büyük özen gösteriyordu.

Ne var ki Mekke’ye vardığında karşılaştığı ilk kişi bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) oldu. Kadın, bu büyücüden ne pahasına olursa olsun uzak durmak istediğini ona anlattı.

Peygamber Efendimiz (s.av.) kadının taşıdığı bohçayı aldı ve kendisine daha sonra açıklayacağını, fakat önce onu gideceği yere ulaşmasına yardım etmek istediğini söyledi.

Kadını güvenli bir şekilde evine götürdükten sonra, ona, kaçınmaya çalıştığı büyücünün bizzat kendisi olduğunu söyledi.

Bunun üzerine kadın, onun “büyüsünün” gerçekten kendisi üzerinde etkili olduğunu söyleyerek onun dinini kabul etmek istediğini ifade etti. Böylece Müslüman oldu. Elhamdülillah.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) muhalefet, zulüm ve hatta ölüm tehdidiyle karşılaştığı, fakat bütün bunlara rağmen daima adalet yolunda kaldığı buna benzer sayısız hadise vardır.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), savaş ortamında dahi herkesin adil muamele görmesini sağlama konusunda son derece hassastı. Çoğu zaman esirleri serbest bırakır, karşı tarafa nezaketle muamele eder, asla yağmalamaz veya talan etmezdi. Kadınların ve çocukların korunmasını ve savaş alanından uzak tutulmasını sağlardı.

Mekke’nin Fethi sırasında, yıllarca süren zulüm, aşağılanma ve sürgünün ardından Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir zamanlar kendisini Mekke’den dışarı sürenlerin karşısında durdu ve onları affetti.

Büyük fetihlerine rağmen makamını ve gücünü toprakları yağmalamak veya intikam almak için asla kullanmadı.

Medine Sözleşmesi’ni oluşturdu. Bu sözleşme, din özgürlüğü, karşılıklı saygı ve güven esaslarına dayanan birleşik ve egemen bir devlet tesis etti.

Sözleşmenin ilk maddesi, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler de dâhil olmak üzere farklı inançlara mensup insanların, inançları, ırkları veya soyları ne olursa olsun Medine’nin koruma altındaki vatandaşları olduğu “tek millet” anlayışını ortaya koyuyordu. Herkes kendi inancını özgürce yaşayabiliyordu. Arap kabileleri tek bir yönetim sistemi altında birleştirildi ve böylece kabileler arasındaki çatışmalara son verildi.

Bu uygulama, İngiliz feodal Haklar Bildirgesi olan 1215 tarihli Magna Carta’dan yaklaşık altı asır önce gerçekleşmişti.

Hicret’in altıncı yılı, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Aziz Katerina Manastırı’nın papazlarına bir ferman vermesiyle, Hristiyanlar açısından bir özgürleşme yılı olarak kabul edildi. Bu uygulama Hristiyanlara çeşitli haklar ve imkânlar sağladı.

O gerçekten de bütün inançlara karşı hoşgörülüydü.

Bir defasında Arap şehri Necran’dan bir grup Hristiyan Medine’ye gelerek Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ile görüşmüştü. Bir süre sonra Hristiyanlar huzursuz görünmeye başladılar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir sorun olup olmadığını sordu.

Hristiyanlar, ibadet vakitlerinin geldiğini, fakat ibadetlerini ve ayinlerini yerine getirebilecekleri uygun bir yerlerinin bulunmadığını söylediler.

Bunun üzerine İslam Peygamberi (s.a.v.) onları Medine’deki kendi mescidinde, kendi gelenek ve usullerine göre ibadet etmeye davet etti.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bu cömert ve asil davranışıyla bütün insanlık için hoşgörü, din özgürlüğü ve ibadet özgürlüğü konusunda kalıcı bir örnek ortaya koydu.

O, tarihte kendi döneminin en adil ve en merhametli liderlerinden biri olarak kayda geçmiştir. Kendisine güç ve yetki verildiğinde, bu gücü adalet ve barışın hâkim olduğu bir toplum oluşturmak için kullandı. Bunu da ayrıntılı ve adil yönetim kuralları oluşturarak gerçekleştirdi.

İnancı, rengi veya ırkı ne olursa olsun herkese daima saygı gösterdi.

Bir defasında bir cenaze alayı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ve sahabelerinin yanından geçerken, Peygamber Efendimiz saygı göstermek amacıyla hemen ayağa kalktı.

Bunun üzerine bir sahabe “Ey Allah’ın Resulü! Bu bir Yahudi cenazesidir.” dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise“O bir insan değil miydi?”diye cevap verdi.

Bu kısa cümleyle, Allahu Teâlâ tarafından yaratılmış olması sebebiyle her insanın doğuştan gelen bir onura sahip olduğunu öğretti.

Ünlü İngiliz yazar George Bernard Shaw, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında şöyle demiştir:

“Ona İnsanlığın Kurtarıcısı denmelidir. İnanıyorum ki onun gibi bir insan modern dünyanın hükümdarlığını üstlenseydi, dünyanın çok ihtiyaç duyduğu barış ve mutluluğu getirecek bir şekilde sorunlarını çözmeyi başarırdı.

Muhammed’in dininin, bugün Avrupa’da kabul görmeye başladığı gibi, yarının Avrupa’sında da kabul göreceğini öngördüm.”

Tarihçi R. Bosworth Smith, Peygamber Efendimiz’in inancındaki samimiyeti kabul ederek şöyle yazmaktadır:

“Muhammed, kariyerinin sonuna kadar karakterinin taçlandırıcı güzelliği olan o tevazu ve sadeliği korudu; … Peygamber, yalnızca bir peygamber olmaktan öteye geçti; Kutsal Kur’an ve dünyevi vasıtalarla desteklenen dünyevi bir hükümdar oldu.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) birçok insanın hakkı için mücadele etmiş olmasına rağmen, hayatı boyunca kendisi de birçok kişisel haksızlığa maruz kaldı.

Habbar adındaki bir adamın, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kızı Hz. Zeyneb’in ölümüne sebep olduğu rivayet edilir. O adam daha sonra İran’a kaçmıştı. Ancak bir süre sonra geri dönüp Peygamber Efendimiz’den af dilemeye karar verdi. Mekke’ye döndü ve bağışlanma diledi. Peygamber Efendimiz onu affetti.

Ebu Süfyan’ın eşi Hind ve bir köle olan Vahşi, Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Hamza’nın naaşına işkence ederek onu parçalamışlardı. Her ikisi de affedildi.

Bir an için düşünelim: Hangimiz böylesine ağır sıkıntılara maruz kalsaydık, bu kadar affedici olabilir ve böyle davranabilirdik?

Peygamber Efendimiz bize, aramızdaki en şerefli insanların affedebilen kimseler olduğunu öğretti.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir defasında şöyle buyurmuştur:

“Sana haksızlık edeni affet; seni kesip atanla ilişki kur; sana kötülük edene iyilik et ve kendi aleyhine dahi olsa doğruyu söyle.”

Bir defasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) sahabeleriyle birlikte yemek için oturmuştu. Zeyneb adında Yahudi bir askerin eşi, kızartılmış bir et hazırlayarak bunu Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) hediye etti.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) etin kürek kısmından bir lokma aldı; ancak zehirli olduğunu düşündüğü için yutmadan ağzından çıkardı.

Zeyneb çağrıldığında suçunu itiraf etti ve şöyle dedi:

“Eğer sen yalnızca bir kabile reisiysen, seni öldürmemiz gerektiğini düşündüm. Fakat eğer gerçekten bir Peygambersen, yaptığımı bileceğini düşündüm.”

Peygamber Efendimiz onu affetti; çünkü bu kişisel bir meseleydi. Böylece bir kez daha affediciliğini göstermiş ve şahsına karşı işlenen bir konuda affetme hakkını kullanmış oldu.

O, büyük zulümlere maruz kalan; fakat buna rağmen daima barış ve adalet için çaba gösteren bir insandı. İnsanlığa olan ilgisi hayatı boyunca devam etti. İnsanlar daha Allah’a nasıl yöneleceklerini dahi bilmezken, onlar için gözyaşı döküyordu.

Enes bin Mâlik’in rivayet ettiği sahih bir hadiste, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir kabrin yanında ağlayan bir kadının yanından geçtiği anlatılır. Başka bir rivayette, kadının oğlunun vefatı sebebiyle yas tuttuğu belirtilmektedir.

Peygamber Efendimiz ona nazikçe şöyle tavsiyede bulundu“Allah’tan kork ve sabret.”

Kederiyle boğuşan ve kendisiyle konuşanın kim olduğunu bilmeyen kadın ise “Beni bırak! Sen benim başıma gelen musibetin aynısına uğramadın.” diye karşılık verdi.

Kadın, kendisine hitap eden kişinin Allah’ın Resulü olduğunu bilmiyordu.

Daha sonra birisi ona “O, Peygamber’di.”dedi.

Kadın ne olduğunu anlayınca hemen Peygamber Efendimiz’in evine gitti. İnsanların onu görmesini engelleyen hiçbir muhafız veya kapıcı bulunmadığını gördü.

Özür dileyerek “Seni tanıyamadım.”dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadının kendisine karşı sert konuşması sebebiyle onu azarlamadı. Bilakis sadece şöyle buyurdu: “Gerçek sabır, musibetin ilk vuruşunda gösterilen sabırdır.”

O, cömert bir kalbe ve ruha sahipti. Peygamber Efendimiz’in ne kadar cömert olduğunu gösteren bir hadise anlatmak istiyorum.

Bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gömlek satın almak üzere sekiz dirhemle pazara çıktı. Yolda ağlayan bir kız gördü. Herkes onu görmezden gelirken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gözyaşlarının sebebini sormak için onunla ilgilendi.

Kız, iki dirhemle ev için gerekli bir şey satın almak üzere dışarı çıktığını, ancak bu iki dirhemi kaybettiğini anlattı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun durumundan derinden etkilendi ve sahip olduğu sekiz dirhemden iki dirhemini ona verdi.

Daha sonra pazara devam etti ve dört dirheme bir gömlek satın aldı.

Dönmeden önce, yaşlı bir adamın: “Kim bana bir elbise giydirirse, Allah da ona cennet elbiselerinden giydirsin.” diye seslendiğini duydu.

Bu sözleri işiten Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sevgisi ve cömertliğiyle hareket ederek az önce satın aldığı gömleği yaşlı adama verdi.

Ardından kalan iki dirhemle başka bir gömlek satın aldı ve pazardan ayrıldı.

Pazardan çıkarken, oturmuş ağlayan bir kadın köleyle karşılaştı.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) gelişinden önceki dönemde kadınlara çok az saygı gösteriliyor, kölelere ise hayal dahi edilemeyecek kadar sert muamele ediliyordu. Çoğu zaman herkes tarafından görmezden geliniyorlardı.

Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun ne kadar perişan olduğunu görünce yanına gitti ve neden üzgün olduğunu sordu.

Kadın“Uzun süre ortalıkta bulunmadığım için efendimin beni cezalandırmasından korkuyorum.” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onu teselli ederek, efendisiyle kendisi adına konuşacağını söyledi.

Evin önüne geldiklerinde kapıyı çaldı ve “Selam” diyerek onları selamladı. Daha sonra efendisi ve ailesiyle konuşarak kadın köleyi affetmelerini rica etti.

Onlar yalnızca onu gönüllü olarak affetmekle kalmadılar, aynı zamanda ona özgürlüğünü de verdiler.

Bir defasında, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), başka bir insana yardım etmek için en sevdiği giysilerden biri olan gömleğini hiç tereddüt etmeden verdi.

Muhtaçların yardım çağrısını hiçbir zaman görmezden gelmedi ve başkalarının mutluluğu için her şeyini feda etmeye daima hazırdı.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) toplum tarafından ayrımcılığa uğrayan insanların hakları ve özgürlükleri için de büyük bir kararlılıkla mücadele etti.

İslam, köleliği kaldıran ilk din oldu. Bu, köle sahibi olmanın kabul edilmiş bir uygulama olduğu bir dönemde son derece önemliydi.

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Ona, iki yolu (da) gösterdik. Ancak o, (yine de) zirveye tırmanmadı. Ama sen, zirvenin ne olduğunu nereden bileceksin? O, (esir bir) boynu serbest kılmaktır.” (Beled, 90:11-14)

Bu emirlerin gereği olarak sahabeler onlarca, hatta bazı durumlarda binlerce köleyi özgürlüğüne kavuşturdular.

Köle sahibi olan kimselere, kölelerine kardeşleri gibi davranmaları, kendileri gibi giydirmeleri ve kendileri gibi beslemeleri emredildi.

Bu sebeple İslam’ın mesajını kabul eden birçok köle oldu ve bunların her biri farklı milletlere mensuptu. Hz. Bilal (r.a.) gibi Habeşliler, Hz. Süheyb (r.a.) gibi Romalılar; Cübeyr (r.a.) ve Süheyb (r.a.) gibi Hristiyanlar; Bilal (r.a.) ve Ammar (r.a.) gibi putperestler vardı.

Elbette bu konuda en meşhur anlatımlardan biri Hz. Bilal’in (r.a.) hikâyesidir.

Hz. Bilal (r.a.) Müslüman olduğunda, imanını açıkça ilan eden yedi kişiden biriydi.

Efendileri onu yakaladılar, yere yatırdılar ve üzerine taşlar ve sığır derisi koyarak:

“Sizin ilahlarınız Lât ve Uzzâ’dır.”dediler.

Ancak Hz. Bilal (r.a.) sadece “Ahad, Ahad! Allah birdir, Allah birdir!” diye tekrar ediyordu.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) onun efendilerinin yanına giderek“Bu adama daha ne kadar işkence etmeye devam edeceksiniz?”dedi.

Hz. Ebu Bekir (r.a.), 280 dirhem ödeyerek Hz. Bilal’i (r.a.) özgürlüğüne kavuşturdu.

Daha sonra Hz. Ebu Bekir (r.a.) bu olayı Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) anlattı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.)“Ey Ebu Bekir! Beni de bu amele ortak et.” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise“Ey Allah’ın Peygamberi! Ben onu zaten özgürlüğüne kavuşturdum.” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Bilal (r.a.) ile kardeşlik bağı kurdu. Hz. Bilal, ilk müezzin olma şerefine erişti ve İslam’da ezanı ilk okuyan kişi oldu.

Ancak Hz. Bilal, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) böyle bir lütfuna mazhar olan tek kişi değildi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her insan hayatının onuru hak ettiğine inanıyordu.

Hz. Yezid bin Sâbit şöyle anlatır:

“Bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dışarı çıktı ve yeni kazılmış bir mezar gördü. ‘Bu nedir?’ diye sordu.

Sahabeler, bunun kendisi dinlenmekteyken öğleden sonra vefat eden bir kadın kölenin mezarı olduğunu açıkladılar.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mezara doğru yürüdü ve cenaze namazını kıldı. Sonra şöyle buyurdu:

‘Aranızda bulunduğum sürece, içinizden biri vefat ettiğinde bana haber verin. Çünkü benim duam, ölen kimse için bir rahmettir.’

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) eşitliği savundu ve takipçilerine ve sahabelerine birbirleri arasında asla ayrım yapmamalarını sürekli hatırlattı.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Veda Hutbesi sırasında açıkça şöyle buyurdu:

“Allah sizi birbirinize kardeş kılmıştır. O hâlde bölünmeyin. Bir Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da bir Araba üstünlüğü yoktur. Beyazın siyaha, siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur.

Size, ona sımsıkı sarıldığınız takdirde sizi her türlü sapıklıktan koruyacak bir şey bırakıyorum. O da Allah’ın Kitabı’dır.”

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün hayatını, davranış ve amellerinin adaletin, dürüstlüğün ve takvanın bir yansıması olmasına adamıştı.

Önümüzde böyle güzel bir örnek bulunmaktadır. Ancak kendimize şu soruları sormalıyız:

Bugün evlerimizde sabır mı gösteriyoruz, yoksa sabırsızlık mı?

Evliliklerimizde nezaket mi gösteriyoruz, yoksa ihmalkârlık mı?

Çocuklarımızda dine karşı sevgi mi uyandırıyoruz, yoksa onlara din konusunda korku mu aşılıyoruz?

Çatışma ve anlaşmazlıklarda affediyor muyuz, yoksa kin mi tutuyoruz?

Adalet söz konusu olduğunda, zor olsa bile hakikatin yanında duruyor muyuz?

Müslüman Ahmediye Cemaati’nin kurucusu Hz. Mirza Ghulam Ahmad (a.s.), Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) en büyük âşığıdı.

Onun eserlerinden yalnızca birkaçını okumak bile Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) duyduğu sevgi ve saygının derinliğini hissetmeye yeter.

Onun hayatı da Yüce Peygamber’in (s.a.v.) öğretilerinin bir şahidi ve deliliydi.

Bir defasında şöyle buyurmuştur:

“Geçmişteki bütün peygamberleri insaf ve adaletle incelediğimizde, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in (Allah’ın selamı ve bereketi üzerine olsun) onların arasında en cesur, hayatın bütün güzel vasıflarına tam anlamıyla sahip ve Allah katında en sevgili olan peygamber olarak öne çıktığını görürüz.”

(Ruhani Hazain, Cilt 12, s. 82, Siracü’l-Münîr)

Bu sevgi ve bağlılık sancağı, onun halifeleri tarafından da ileriye taşınmıştır.

Bugün Sevgili Huzurumuz, 5. Halifetü’l Mesih, Hz. Mirza Masroor Ahmad (atba), Müslüman dünyası için küresel bir barış elçisi, bir ışık ve ümit kaynağı olarak durmaktadır.

Sevgili Huzurumuz yakın zamanda Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve sahabelerinin hayatını konu alan bir dizi Cuma hutbesi irat etti.

Hepinizden bu hutbeleri tekrar tekrar izlemenizi gönülden rica ediyorum. Çünkü Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatındaki davranışlardan, İslam’ın gerçek öğretilerini öğrenebiliriz.

Sevgili Huzurumuz bize defalarca hatırlatmıştır ki, bölünme ve nefretin giderek arttığı günümüz dünyasında Müslümanlar, kendi karakterleri ve davranışları aracılığıyla barış elçileri olmalıdır.

Sevgili Huzurumuz, 11 Mayıs 2013 tarihinde Kaliforniya’da düzenlenen özel bir resepsiyonda yaptığı açılış konuşmasında şöyle buyurmuştur:

“Bugün dünya, İslam’ın öğretilerinin ve İslam’ın Kurucusu’nun her davranışının insanlığa sevgi ve dünyada barış tesis etme arzusuyla dolu olmasına rağmen, İslam’a ve onun Kurucusu’na yönelik eleştirilerini giderek artırmaktadır. Ne yazık ki günümüz dünyası gerçekte bugün neler olduğunu görmemekte veya anlamamaktadır…

Müslüman ülkelerde zulüm varsa veya halkın hakları gasp ediliyorsa, bu da İslam’ın öğretilerine tamamen aykırıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu tür zulümlerin yalnızca kişisel çıkarlar üzerine kurulu olduğunu ve kesinlikle Allah rızası için yapılmadığını bildirmiştir.

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, zamanımızın acil ihtiyacı şudur: İslam hakkında kötü düşünmek veya yanlış kanaatlere sahip olmak yerine, barış isteyen herkes bir araya gelmeli ve zalim ve adaletsiz unsurların nasıl durdurulabileceğini müzakere etmelidir. İslam’a hakaret etmek veya ona haksız yere saldırmak doğru yol değildir.”

Bütün bunları göz önünde bulundurarak, davranışlarımızı Sevgili Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) öğretilerini yansıtacak şekilde değiştirmemizin önemini anlamalıyız.

Çünkü yalnızca sözler kalpleri değiştirmez; ahlakî davranışlar ise değiştirir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) sadece merhameti, bağışlamayı ve adaleti öğretmekle sınırlı kalmayıp bizzat merhamet, bağışlama ve adalet tecelli etti.

Eğer kendi içimizde küçük de olsa bir değişiklik meydana getirebilirsek, bundan on dört asırdan fazla bir süre önce bu dünyaya getirilen nur, bugün de bizim vasıtamızla parlamaya devam edecektir.

Ve nihayetinde bu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) duyduğumuz sevginin en gerçek ifadesidir.

Allah, onun örneğine göre yaşamamızı nasip etsin.

Kalplerimizi onun merhametiyle yumuşatsın.

Ve hem sözleriyle hem de amelleriyle onu gerçekten takip eden kimseler arasında yer almamızı nasip etsin. Âmin.

Start typing and press Enter to search