Amelî Islah

29 Kasım 2013 Cuma Hutbesi

Kelime-i şehadet, istiaze ve Fatiha suresinden sonra Hazret Emirü’l Müminin ayyedahullahü teala bi nasrihil aziz şöyle buyurdu:

Vadedilen Mesih aleyhisselam şöyle buyurur: “Yüce Allah celle celalühü insanı O’nun irfanına ve yakınlığına nail olsun diye yaratmıştır.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ [1]۞

Herkim bu asıl gayeyi göz önünde bulundurmuyorsa ve gece gündüz dünyayı elde etme fikrine boğulmuşsa, filanca arazi, ev ve mal mülk ele geçireyim düşüncesi içerisindeyse böyle kimseye Allah celle celalühü birkaç gün mühlet verip geri çağırdığında ona nasıl davranılır? İnsanın içinde Allaha celle celalühü  yaklaşmak için bir sancı olmalı. Bunun neticesinde o, Allah celle celalühü indinde zikre değer bir şey olacaktır. İçinde böyle bir sancı yoksa ve sadece dünya ve onun içindekiler için hasret çekiyorsa o zaman bir müddet mühlet verildikten sonra helak edilecektir.”[2]

Vadedilen Mesih aleyhisselam başka bir yerde şöyle buyurdu:

 “Ne kadar üzücüdür ki dünyaya gelen insanların çoğu yetişkin olduktan sonra vazifelerini anlayıp, hayatın gayesi ve hedefini göz önünde bulunduracağı yerde Allah’ı celle celalühü terk edip dünyaya meylederler. Onlar dünyanın malı ve saygınlığına öylesine gönül verirler ki hayatlarında Allahın yeri hiç denecek kadar azdır. Hatta birçok insanın gönlünde O hiç yoktur. Onlar sadece dünyaya meyledip, onun içinde yok olmuşlardır. Allahın varlığından hiç haberleri yoktur.”[3]

İşte “vema halaktül cinne vel inse illa liyağbüdün” ayetinin kapsamı ve anlamı budur ki, her muamelede Allahın rızasını göz önünde tutmak, gerçek ibadettir. Allahın emirlerine uygun hareket etmek asıl ibadettir. Dünya da Allahın belirlediği prensiplere uygun olarak kazanılmalı. Yanlış yollara başvurmak, doğru yalan, kandırmaca, sahtekârlık, her nasıl olursa olsun, Allah’ı unutmak pahasına bile dünyayı elde etmek gaye olmamalı. İbadet ve kulluk hakkı, sadece namaz kılmakla yerine getirilmez. Geçen hutbemde Allahın celle celalühü  diğer emirleri yerine getirilmezse, o zaman namaz bir fayda sağlamaz demiştim. Mesela eğer insanın her muamelesinde doğruluk yoksa onun ibadet etmesi, mescide gelip namaz kılması, onu ibadet edenler sınıfına dahil etmeyecektir. Aynı şekilde kin, haset, buğzetmek ve diğer birçok kötülükler ibadet ve kulluk ruhunu öldürür.

Kısacası ibadet eden birisi, her muamelede Allahın celle celalühü rızasını göz önünde bulundurup dünyevi çıkarları hiçe saydığı zaman hakiki abid sayılacaktır. Bu konuya ben çoğunlukla dikkatinizi çekerim. Bugün ben Muslih Mevud’un radiyallahü anh hutbesinden istifade ederek, aynı konuyu takdim edeceğim. Bilindiği gibi çeşitli olaylar anlatarak bir konuyu anlatmak hazret Muslih Mevud’un radiyallahü anh tarzıydı. Böylelikle ilgili konunun bazı ameli şekilleri ve açıları gözümüzün önünde canlanır. Ben de özellikle aynı olaylar, belki de özet halinde anlatmaya çalışacağım.

Konuya geçmeden önce Hazreti  Muslih Mevud’un radiyallahü anh makamı ve mertebesi ile ilgili onun bir buyruğunu sunacağım ki yeni nesiller ve cemaate yeni katılanlar bilgi sahibi olsunlar. 1936 senesindeki şûrada o şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ bir kimseyi insanların eliyle halife seçtirir ve sonra onu kabul eder. Bu da hilafetin bir çeşididir. Ancak bu hilafet (yani Muslih Mevud’un radiyallahü anh Hilafeti) bu türden değildir. Benim halife oluşum sadece, Birinci halifenin vefatının ertesi günü Ahmediye Cemaatinin üyelerinin bir araya gelip benim hilafetim üzerinde ittifak etmesinden değildir. Tersine birinci halifenin hilafetinden de önce Vadedilen Mesih aleyhisselam Allah’tan vahiy alıp benim halife olacağımı bildirmişti. İşte ben bundan dolayı da halifeyim. Kısacası ben sadece halife olmayıp, mevud (vaat edilen) halifeyim. Ben (İlahî) Memur değilim, ancak benim sesim Allahın sesidir. Çünkü Allah celle celalühü Vadedilen Mesih’in aleyhisselam vasıtasıyla bunu müjdelemişti.

Başka bir deyişle bu hilafetin makamı ve mertebesi (İlahî) memurluk ve hilafet arasındadır. Ahmediye cemaati bu şanstan faydalanmazsa, Allah celle celalühü huzuruna yüzü ak olarak çıkamaz. Peygamberlerin her zaman gelmediği gibi mevud halifeler de her zaman gelmez.”[4]

Kısacası onun varlığı kendi zatında da vaat edilen Mesihin aleyhisselam  doğruluğunun bir delilidir. Allah celle celalühü ona bağışladığı ilim ve irfandan Vadedilen Mesih’e aleyhisselam önceden haber vermişti. Bundan dolayı cemaat onun ilmi ve irfanından, okumak suretiyle ferdi olarak da istifade etmeli. Kitaplar her dilde bulunmadığı için onun ilmi ve irfanından zaman zaman bahsedilmeli. Bundan dolayı ben onun çeşitli referanslarını okurum. Birkaç ay önce ben aşağı yukarı bütün hutbemi bununla ilgili vermiştim. Veya bir dereceye kadar özetini beyan etmiştim. Bugün tekrar aynen o tarzda veya ona benzer bazı şeyler söyleyeceğim.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinler ve insanları sadece Bana kulluk veya ibadet etsin diye yarattım,” konusunu açıklarken Muslih Mevud radiyallahü anh şöyle der: “İşte bu yüce gaye için insan yaratıldı. Ancak büyük filozoflar ve tahsilli insanlar, insan doğuşunun gayesi başarıya ulaştı mı ve Allah celle celalühü insanoğlunu yaratırken göz önünde bulundurduğu gayeyi elde edebildi mi, diye sorarlar. Derler ki, insan bu hedefi yerine getirmekte midir? O, gerçekten Allahın kulu denme hakkına sahip olacak kadar ilerleme göstermiş midir? Bunun cevabı hayırdır. Bundan dolayı onlar sorarlar ki, eğer insanı yaratan birisi varsa o zaman o neden hedefine ulaşamadı? Bunun cevabına gelince, Allahın celle celalühü peygamberleri bu soruya cevap olsun diye gelirler. Onlar iyilik ve hayır rüzgarını öylesine estirirler ki düşman dahi bu hedefe ulaşıldığını kabul eder. O günün gelişi için, eğer binlerce gün beklemek zorunda kalınırsa dahi önemi yoktur. Allah celle celalühü peygamberlerin zamanını Leyletü’l Kadr (Kadir gecesi) diye nitelemiştir. Nitekim O,

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ

Yani,”Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır”[5], buyurmaktadır. Başka bir deyişle, peygamberlerin vasıtasıyla dünyanın elde ettiği bu nimete mukabil, bir asrın bütün insanları bu gece için kurban edilirse yine de azdır.”

Daha sonra o şöyle buyurur: “Bu sene ben, amelî ıslah üzerine birkaç hutbe vermiştim.” 1936 senesinde o, birkaç hutbede Vadedilen Mesih’in aleyhisselam gelişinin gayesini tamamlamak için büyük fedakarlıklara ihtiyaç duyulduğunu anlatıp cemaatin dikkatini çekmişti. Bu konu sadece o zamana ait değildir. Tersine bu, devam etmekte olup bugün ve yarın da ihtiyaç duyulacak bir konudur. O şöyle der, itikadi açıdan biz kendi üstünlüğümüzü kabul ettirdik, ancak amelî açıdan İslamiyet’in üstünlüğünü kabul ettirmeye hala ihtiyaç vardır. Çünkü bu olmaksızın muhalifler gerçek manada etkilenmezler. O, bunun basit bir örneği olarak doğruluğu ortaya koyar. Yani, ameli açıdan bakılırsa doğruluk nedir? Bunu düşman dahi hisseder. Kalpteki ihlas düşmana görünmez ama o doğruluğu görebilir. Doğruluğun gerçekten büyük etkisi vardır. O zamanlar Hazreti  Muslih Mevud radiyallahü anh bu konuya önem verirdi. Bugün ben de, önem vermekteyim. Bazen bana Ahmedi olmayanlardan mektuplar gelir. Onlar mektuplarında Ahmedilerin doğruluğundan bahsedip, bundan ötürü cemaati överler. Ancak, eğer onlar Ahmediler tarafından kandırıldıysa, onlara yalan söylendiyse o zaman onlar, biz Cemaatin iyi şöhretinden dolayı filancaya itimat etmiştik ama o bizi kandırdı, diye yazarlar.

Kısacası bu şekilde kandıranlar, bu bizim kişisel ticaretimiz ve alışverişimizdir, cemaati ilgilendirmez, derler. Ancak onlar Cemaatin adının kötüye çıkmasına neden olmaktadırlar.

Hazreti  Muslih Mevud radiyallahü anh Vadedilen Mesih’in aleyhisselam iddiasından önceki bir olayı anlatır ve olayın geçtiği yerden de bahseder. İkinci Hilafet zamanında o yerde Sadr Encümen Ahmediye’nin ofisleri vardı. Bu günkü Kadiyan bazı değişikliklere uğramıştır ve ofisler oradan başka bir yere intikal etmiştir. Onun buyurduğu gibi oranın arazisi aslında Vadedilen Mesih’in aleyhisselam ailesine aitti. Ancak orayı, evleri hemen yanında bulunan kimseler uzun zamandır ele geçirmişti. Vadedilen Mesih’in aleyhisselam abisi orayı geri almak için mahkemeye başvurdu ve bu tür davalarda dünyadar kimseler, davalarını kazanmak için doğru-yalan şahitleri getirirler. Onun abisi de aynen böyle yaptı ve birçok şahidi getirdi. Bunun üzerine ev sahipleri, “Bize hiçbir delile gerek yok, kardeşini (Vadedilen Mesih’i aleyhisselam) çağırıp, onun şahitliğine başvurulsun, o ne derse kabulümüzdür,” dediler. Mahkeme onu çağırıp, şöyle sordu: “Sen bu adamları bu yoldan gelip giderken ve orada otururken uzun zamandan beri görür müsün?” Bunun üzerine Vadedilen Mesih aleyhisselam “Evet,” diye cevap verince, mahkeme muhaliflerin lehine karar verdi. O zaman abisi çok kızmasına rağmen o, “ben gerçeği nasıl inkâr edebilirdim,” dedi.

Aynen bunun gibi Vadedilen Mesih’e aleyhisselam mahkeme açıldı. İddiaya göre o, posta idaresini kandırmıştı. Kanuna göre, eğer bir kimse bir paket içine bir mektup koyarsa, bu, daha az ücret ödemek için posta idaresini kandırmak olarak kabul edilirdi. Bu suçun cezası hapis bile olabilirdi. Vadedilen Mesih aleyhisselam bir paket içinde bir makaleyi matbaaya basılması için göndermişti ve içine bir mektup ta koydu. O da zaten makale ile ilgiliydi. İçinde makalenin basımıyla ilgili talimatlar vardı. Vadedilen Mesih aleyhisselam o mektubu makalenin bir parçası zannetmişti ve amacı zarar vermek değildi. Matbaa sahibi galiba Hıristiyan idi, o şikayette bulununca Vadedilen Mesih’e aleyhisselam mahkeme açıldı. Bunun üzerine Vadedilen Mesih’in aleyhisselam avukatı, “davayı açanların düşmanlığı ortadadır, o yüzden şahitlerin de önemi olmaz, siz bunu inkar edin ve paketin içine mektubu sizin koymadığınızı söyleyin,” dedi. Bunun üzerine Vadedilen Mesih aleyhisselam bunun imkânsız olduğunu, yaptığını inkâr etmeyeceğini bildirdi. Nitekim o mahkemeye çıktığında, hâkimin sorusu üzerine mektubu pakete kendisinin koyduğunu söyledi. Ancak bunu kandırmak için değil, tersine makalenin bir parçası zannederek koyduğunu bildirdi. Bu doğruluktan hâkim öylesine etkilendi ki o, böyle bir şeyden dolayı doğru söyleyen birisi cezalandırılmamalı, dedi.

O şöyle der, buna benzer birçok olay yaşandı, bundan dolayı ilgili avukatların kalbinde ona karşı büyük saygı vardı. Nitekim Şeyh Ali Ahmed Bey bir avukat idi. Vaat edilen Mesih aleyhisselam bir davada avukat olarak onu tutmayınca o ona, siz bu davada beni avukat olarak tutmadığınız için üzgünüm, üzüntüm sizden ücret alamayacağımdan dolayı değil size hizmet edemeyeceğim içindir, diye yazdı. Doğruluk düşmanı dahi etkisi altına alan bir şeydir. Şeyh Ahmet Ali ölünceye kadar gayri Ahmedi kaldığı ve biat etmediği halde Vadedilen Mesih’e aleyhisselam karşı ihlası, hiçbir şekilde bir Ahmedininkinden az değildi.

Muslih Mevud radiyallahü anh şöyle der; Bu sadece bu avukatla sınırlı değildir. Herkim Vadedilen Mesih aleyhisselam ile görüştüyse aynı şekilde etkilenirdi. Cehlum’da Mevlevî Kerem Din Bey, ona karşı mahkeme açtığında Lala Bim Sîn isimli Hindu bir avukat tarafından bir mektup geldi. Mektubunda şöyle diyordu; “Oğlum hukuk fakültesinden mezun olup geldi. Ben isterim ki o sizin hizmetinizle şereflensin. Bundan dolayı bu davada onu avukat olarak tutmanızı rica ederim.” Mektupta bahsedilen genç çok liyakatli bir avukat idi. Hukuk fakültesinin dekanı da oldu, daha sonra Hindistan’da yüksek mahkemenin başkanlığını da yaptı. Hazreti  Muslih Mevud’un radiyallahü anh yazdığı gibi, o avukatın babası yalvarırcasına böyle bir ricada bulundu, çünkü Lala Bim Sîn Vadedilen Mesih aleyhisselam siyalkotta iken, bir müddet onunla beraber kalmıştı ve onun doğruluğuna şahit olmuştu. Doğruluk öyle bir şeydir ki hem dost hem düşmanı tesiri altına alır. O buyurur ki, peygamberler dünyaya gelip doğruluğu ve dürüstlüğü kökleştirirler ve onları görenler, peygamberlerin kişisel örneklerinden etkilenmeden kalamaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem dünyaya gelip toplar ve tüfekler icat etmemişti, bankalar kurmamıştı, sanayi makinaları icat etmemişti. O zaman onun dünyaya verdiği neydi? Ve ona iman edenler neyi korumaktan sorumlu idiler? İşte o, yok olmuş olan doğruluk ruhu ve faziletli ahlak idi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem önce onları kazandı sonra da dünyaya verdi. Ashabı Kiram radiyallahü anhüm ve çocukları ve onların nesillerinin sorumluluğu bu meziyetleri korumaktı. Peygamber Efendimiz’e sallallahu aleyhi vessellem ilk vahiy indiğinde Allahın kelamını bütün dünyaya tebliğ etme emrini duyunca,  verilen bu yüce sorumluluğu nasıl yerine getireceğim diye biraz kaygılandı. O endişe ile eve geldi, Hazreti  Hatice’nin radiyallahü anha yanına geldiğinde yaşananların etkisinden dolayı titriyordu. Eve girdiğinde “Üstümü örtün, üstümü örtün,” dedi. Hatice hazretleri ona sıkıntısının nedenini sorduğunda bütün olayı ona anlattı. Hatice hazretleri ona şöyle dedi:

كَلَّا وَاللّٰهِ لَا يُخْزِيكَ اللّٰهُ اَبَدًا

Kesinlikle hayır! Allah celle celalühü adına yemin olsun ki O hiçbir zaman seni rüsva etmeyecek. Çünkü senin kişiliğinde şu, şu güzellikler vardır. Onun zikrettiği güzelliklerden bir tanesi, dünyadan yok olmuş olan ahlakın Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem şahsında yeniden canlanmasıydı. O, insanoğlunun kaybettiği bu hazineyi yeniden arayıp bulmuştu. Böyle bir kimseyi Allah celle celalühü nasıl zayi edebilirdi. İşte peygamberlerin gelişinin gayesi budur ve müminlere devredilen emanet de işte budur. Onu korumak sorumluluklarıdır. Sevgilerinden dolayı müminler peygamberlerin bedenlerini şüphesiz çok severler. Ancak gerçek manada bakıldığında peygamberlerin azametinin sebebi, dünyaya ulaştırmak için onlara verilen nurdur. Onları yüce kılan, Allahın celle celalühü onlara verdiği ve dünyaya getirdikleri bu mesajdır. Kısacası peygambere tabi olanlar, onun vücudunu korumak için canlarını verebiliyorlarsa, o zaman onun getirdiği mesajın korunması için neler yapmazlar.

Hazret Muslih-e Mevud radiyallahü anh şöyle devam eder; Ashab-ı Kiram’ın Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem canını korumak için yaptığı fedakarlıklar okunduğunda tüyler diken diken olur. Sevgilerini görünce bu gün de içimizde bir sevgi dalgası meydana gelir. Uhud savaşı esnasında bir ara Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem yanında sadece bir sahabe kaldı. Düşman sayısız ok ve taş atmaktaydı. O sahabe elini Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem yüzüne siper etti. Onun eline o kadar ok ve taş isabet etti ki eli daimi olarak sakat kaldı. Birisi ona elinin sakatlığının sebebini sorduğunda, kendisi ona, sayısız ok ve taş isabet ettiği için öyle olduğunu söyledi. Bunun üzerine o adam, can acısıyla ağzından üf bile çıkmadı mı diye sorunca o, anlam yüklü latif bir cevap verdi. Dedi ki, ağzımdan üf çıkmak istiyordu, ancak ben çıkmasına izin vermiyordum. Çünkü üf çıksaydı elim, Peygamber Efendimizin yüzünün önünden kayabilirdi ve ok ona isabet edebilirdi. Hazret Muslih Mevud radiyallahü anh şöyle der: Siz bu fedakarlığı tahmin edin ve düşününüz ki bu gün birisinin parmağı yaralandığında ne kadar gürültü koparıyor. Ancak o sahabenin eline, eli daimi olarak sakat kalacak kadar ok isabet etti.

Ondan sonra o başka bir sahabeden bahsederken şöyle der. Bu olay da Uhud savaşı esnasında yaşandı. Bu savaşda Ashab-ı Kiram’ın bazısı geri çekilmeye mecbur kaldıktan sonra yeniden toparlanıp bir araya gelince Resulüllah sallallahu aleyhi vessellem şöyle buyurdu: Ashabımın arasından kimlerin şehit, kimlerin yaralı olduğuna bakın. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram’ın bazısı durumu öğrenmek için savaş alanına gittiler. Ashabın biri Ensarî sahabelerden birisinin, yaralanmış olduğunu gördü. Ona yaklaştığında kolları ve bacaklarının kesik olduğunu ve hayatının son anlarını yaşadığını gördü. Ona yaklaştı ve yakınlarına bir mesajın varsa söyle, ben onlara ulaştırırım dedi. Yaralı olan Sahabe radiyallahü anh  şöyle cevap verdi: Ben zaten birisi yanıma gelse de ona vasiyetimi söylesem diye beklemekteydim. Nitekim sen benim yakınlarıma, ev halkıma, eşime ve çocuklarıma vasiyetimi ileterek de ki, “Hazret Muhammed Resulüllah sallallahu aleyhi vessellem değerli bir emanettir. Biz hayatta kaldığımız müddetçe canlarımızı vererek onu koruduk. Şimdi biz dünyadan göç ederken umuyoruz ki yakınlarımız ve akrabalarımız bizden de büyük fedakarlıklarda bulunarak bu değerli emaneti koruyacaklardır.” Bu olayı anlatırken Muslih Mevud radiyallahü anh şöyle der: Bir düşünün, ölüm vaktiydi ve o sahabe eşine ve çocuklarına vasiyetinin iletilmesi için başka bir şansı olmadığını biliyordu. Böyle bir vakitte insan, malı mülkü, işi hakkında bir şeyler söylemek ister. Böyle bir vakitte insan arkasında bıraktıkları hakkında endişeli ve kaygılı olur. İşte böyle bir vakitte o sahabenin aklında bir tek şey vardır, o da kendisinin Muhammed Resulüllah sallallahu aleyhi vessellem korumak için can vermekte olduğunu ve yakınlarından da aynen böyle davranmalarını beklediğidir. O onlara, benim sizden umduğum, aynı yola devam etmeniz ve Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem canı karşısında kendi canlarınızı hiç umursamamanızdır, diye vasiyet etmektedir. Kısacası Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem zatı için bu tür fedakarlıklarda bulunanlar, onun getirdiği mesaj için neler neler feda ederler düşünün. Ashab-ı Kiramın bununla ilgili yaptıklarını anlatırken hazret Muslih Mevud radiyallahü anh örnek olarak Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem vefat hadisesini anlatır. Onun vefat haberi Ashab-ı Kiram arasında yayıldığında, aşırı sevgilerinden dolayı üzerlerine sanki keder dağı yıkılmıştı. O kadar ki Ashaptan bazıları bu haberin yanlış olduğunu düşündüler. Onlara göre, Müslümanlar arasında hala bazı münafıklar vardı ve onun vefat zamanı henüz gelmemişti. Nitekim Hazreti  Ömer’de radiyallahü anh bu düşüncedeydi. O kılıcı eline aldı ve “o göğe çıkmıştır herkim onun vefat ettiğini söylerse onun kellesini uçururum. O tekrar gelip münafıkları öldürecek ve daha sonra vefat edecektir,” dedi. Birçok ashap da ona inandı ve hiç kimsenin Peygamberimizin vefat ettiğini söylemesine izin vermeyeceğiz dediler. Görünürde bu sevginin dışa vurması idi, ancak Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem getirdiği öğretiye aykırı idi. Çünkü Kuran-ı Kerim’de açıkca;

اَفَاٸِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰى اَعْقَابِكُمْ

Yazılıydı. Yani eğer Peygamber Efendimiz vefat ederse veya öldürülürse sizler gerisin geriye mi döneceksiniz. Hazreti  Ebubekir radiyallahü anh orada değildi, Medine dışındaydı. O bu haberi duyunca çarçabuk Medine’ye teşrif buyurdu ve direk olarak Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem mübarek bedeninin bulunduğu hücreye girdi. Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem çehresinden örtüyü kaldırdı ve onun gerçekten vefat etmiş olduğunu gördü. Daha sonra o eğilip onu alnından öptü, gözlerinden yaşlar aktı ve onun mübarek bedenine hitaben şöyle dedi: Annem babam sana feda olsun. Allah celle celalühü  sana iki ölüm vermeyecektir. Yani bir bedenen ölüm, ikincisi getirdiğin öğretinin yok olması. Daha sonra Ashabın toplandığı ve Ömer hazretlerinin eline kılıç alıp büyük coşku içinde kim Peygamberin vefat ettiğini söylerse münafıktır, kellesini uçururum dediği yere geldi. Hazreti  Ebu Bekir radiyallahü anh teşrif buyurduktan sonra insanları sükunete çağırdı ve Ömer hazretlerine de susmasını söyledi ve

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَاٸِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰى اَعْقَابِكُمْ

Ayetini okudu. Yani, Muhammed sallallahu aleyhi vessellem sadece Allahın peygamberidir ve ondan önceki bütün peygamberler vefat etmiştir. Eğer o vefat ederse veya öldürülürse siz dininizi mi bırakacaksınız? Dininizin eksik olduğunu mu zannedeceksiniz? Bundan sonra o büyük coşku ile şöyle dedi: Ey insanlar!

کان یعبد اللہ فان اللہ حیّ لا ہموت

aranızdan kim Allaha kulluk ediyorsa o sevinmeli ki Allahımız diridir ve hiçbir zaman ölmez.  

ومن کان یعبد محمدا فان محمدا قد مات

ancak kim Muhammed’e sallallahu aleyhi vessellem ibadet ediyor idiyse o bilsin ki Muhammed sallallahu aleyhi vessellem vefat etti. Hazreti  Ömer radiyallahü anh  şöyle diyor: “Hazreti  Ebubekir radiyallahü anh bu ayeti okuduğunda sanki gökler parçalandı, benim dizlerim titremeye başladı, ayaklarım tutmaz oldu ve ben gayri ihtiyari olarak yere yıkıldım ve o zaman Peygamber Efendimizin vefat ettiğini anladım.” Bakınız! Hazreti  Ebubekir Peygamber Efendimiz’i sallallahu aleyhi vessellem ne kadar çok seviyordu. Onun öldüğünü öğrenince gayri ihtiyari olarak onun mübarek cesedini öptü, gözleri yaşardı. Diğer taraftan o, Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem getirdiği doğruluğu da ne çok seviyordu. Hazreti  Ömer radiyallahü anh gibi cesur bir adam eline kılıç alıp herkim Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem vefat ettiğini söylerse ben onun kellesini uçururum diyor ve birçok ashab onunla hemfikir olmuştur. Buna rağmen Hazreti  Ebubekir radiyallahü anh hiç çekinmeden ve büyük bir cesaretle dedi ki: kim Peygamber Efendimiz’in radiyallahü anh hayatta olduğunu iddia ediyorsa sanki o onu Allahcc  yerine koyuyor. Ben öyle kimseye Peygamberimizin vefat ettiğini bildiriyorum. Ancak Peygamber efendimizin kulluk etmemizi istediği Allah celle celalühü  hayattadır. İşte Muhammed sallallahu aleyhi vessellem ashabın kalbine yerleştirdiği doğruluğun etkisinin neticesiydi ki kılıçlarını çıkarmış olan ashap bu sözü dinler dinlemez boyunlarını eğdi ve gerçeği kabul etti.

Hazreti  Muslih Mevud radiyallahü anh  şöyle devam ediyor: Hazreti  Ebubekir radiyallahü anh Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem şahsına duyduğu benzersiz sevgisini zikredilen olay ortaya koymaktadır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem vefatından önce, Şam’a gidip bazı muhalif yaramazları cezalandırmak için bir ordu hazırlamıştı. Henüz bu ordu yola çıkmamıştı ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem vefat etti. Peygamber Efendimizin vefatından sonra Hazreti Ebubekir radiyallahü anh halife seçildi. Ashabın büyük bir kısmı ittifak ile bu ordunun Şam’a gidişinin ertelenmesi için kendisinden ricada bulundular. Çünkü Arabistan’ın her tarafından isyan haberleri gelmekteydi. Mekke Medine ve bir köy haricinde hiçbir yerde cemaatle namaz kılınamıyordu. İnsanlar namazı terk etmişti ve zekat vermeyi reddediyorlardı. Ashabı Kiram bu ordunun durdurulması için Hazreti  Ömer’i Hazreti  Ebubekir’e yolladı. Onlara göre Medine’de kalacak olan sadece yaşlı ve çocuklar, isyancı ordulara nasıl karşı koyabilecekti. Hazreti Ebubekir radiyallahü anh onlara şöyle cevap verdi: “Ebu Kuhafe’nin oğlunun, Peygamber Efendimizin göndermek istediği orduyu durdurma gücü var mıdır? Allah adına yemin olsun ki isyancılar Medine’ye girdikten sonra köpekler kadınlarımızın cesetlerini sürüklerlerse yine de bu ordu gidecektir.” Bundan Hazreti Ebubekir’in radiyallahü anh Peygamber Efendimiz’i sallallahu aleyhi vessellem ne denli sevdiği anlaşılmaktadır.  O, “sıddık” makamındaydı. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem getirdiği öğretinin azametinin ondan daha fazla olduğunun bilincindeydi. Nitekim onlar Allah’ın celle celalühü gönderdiği öğretiyi aldılar ve onu canlı tuttular. O kadar ki bu öğretinin bir zerre kadar değiştirilmediğini düşmanlar bile kabul eder. Hıristiyan, Hindu, Yahudi kısacası bütün muhalif milletler Kuran’ın bir noktasının dahi değiştirilmediğini kabul ederler. Bu günlerde sözde bazı araştırmacılar Kuran-ı Kerim’in değiştirildiği fikrini yaymak istiyorlar. Hâlbuki Kuran’ın bir harekesinin bile değiştirildiğini ispat edemezler. Bugün ki Kuran Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem zamanındaki Kuran ile aynıdır. Hazreti  Muslih Mevud radiyallahü anh şöyle der: Allah celle celalühü çağımızda faziletli ahlak, Peygamber Efendimizin sallallahu aleyhi vessellem sevgisi ve aşkını gönüllerde yerleştirmek için ve onun şeriatının canlanması için Vadedilen Mesih’i aleyhisselam gönderdi. Biz, bunların hepsini Ashab-ı Kiram’ın koruduğu gibi korumalıyız. Bizler ve diğer milletler arasında öyle bir ayrıcalık olmalı ki bu emanete sahip çıktığımızı herkes görmeli. Daha sonra o şöyle der: Vadedilen Mesih’in aleyhisselam zamanında böyle bir cemaat mevcuttu, ancak sorulması gereken soru gelecek nesillerde bu coşkunun var olup olmadığıdır. Acaba akıllı bir kimse kendisinin sahip olduğu değerli bir şeyden evladının mahrum kalmasını isteyebilir mi? O zaman Vadedilen Mesih’in aleyhisselam öğretisinin değerini bilen birisi, varislerin eline bu öğretinin değil de, arazi ve evlerin geçmesinden nasıl hoşlanabilir? Allahu Teala Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurur:

وَمَا الۡحَیٰوۃُ الدُّنۡیَاۤ اِلَّا لَعِبٌ وَّلَہۡوٌ 

Yani dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Dünyevî eşyalar, tıpkı futbol, kriket veya hokey oyunlarına benzer.  O zaman hükümetin, birinizin arazisine, evine ve malı mülküne el koyup çocuklarınızın eline çelik-çomak, yırtık futbol topu, kırık tenis raketi vermesi hoşunuza gider mi? Allahu Teâlâ dünyevî eşyalara oyun ve eğlence demektedir. Din ve dünya arasındaki ilişki gerçek ve eğlence arasındaki ilişkidir. Şimdi aranızdan hangi birisi, çocuklarının değerli mirastan mahrum kalıp, oyun ve eğlence eşyasının eline geçmesinden hoşlanır? Ancak aramızda fiilen bunu yapanlar vardır. Çocukları yalan söylediğinde, hırsızlık veya başka bir suç işlediğinde ona destek olurlar. Muslih Mevud radiyallahü anh şöyle der: Anne baba gizlice, bir suç işleyen çocuğu koruma eğilimine girerler. Onlar çocuklarını dini eğitimden mahrum bıraktıkları için suçludurlar. Onların indinde iyiliğin bir değeri olsaydı çocuklarını bundan mahrum bırakmazlardı. Eğer terbiyet konusunda gafil davrandıysalar hiç değilse suçluyu desteklemekten geri durmaları gerekiyordu. Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ

İyilik ve takvada yardımlaşın ancak günah ve aşırılıkta birbirinize yardımcı olmayın.[6] İşte Hazreti Muslih Mevud radiyallahü anh bunu anlatmak istiyor ki

قُوۡۤا اَنۡفُسَکُمۡ وَاَہۡلِیۡکُمۡ نَارًا

kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyun, buyurulmaktadır. Onlar bunu yapmamakla ilk suçu işlediler. İkinci suçları ise (onun işaret etmek istediği o zaman bazı kimseler tarafından gelen şikayetler idi, benim zamanımda da böyle şikayetler gelir)

وَلَا تَعَاوَنُوۡا عَلَی الۡاِثۡمِ وَالۡعُدۡوَانِ ۪

ilahî emrini hiçe saymaktır. O buyuruyor ki, Allah celle celalühü dini nimet olarak adlandırmıştır. Ancak dini dünyadan üstün tutma iddiasında olan Cemaat içinde, evlatlarını dinden mahrum bırakanlar da vardır. Daha sonra çocuklar bir yaramazlık yaptıklarında anne-baba onları desteklerler. Hâlbuki yaptıkları öylesine çirkindir ki insanlık ve efendiliğe hiç yakışmaz. O zaman Ahmediyet ve iman ona nasıl tahammül edebilir? Böyle suçlulara anne-baba kardeşler, akrabalar ve arkadaşlar arka çıkarlar ve böyle bir durumda imanın hiç baki kalmayacağını hiç düşünmezler. Böyle kimselerin imanı uçup gider. Hazreti  Muslih Mevud radiyallahü anh der ki, Hazreti  Resulüllah’a sallallahu aleyhi vessellem bakın. Bir keresinde ashabın bazısı, bir suçlunun cezalandırılmaması için ricada bulundular. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem şöyle buyurdu: “Allah adına yemin olsun ki eğer kızım Fatma da hırsızlık yapsa, o da ceza almaktan kurtulamaz.” İşte takva ve iç temizliği öyle bir nimettir ki onu elde etmek için insan hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalı. Vadedilen Mesih’in aleyhisselam vasıtasıyla bize verilen hazine, bu yüce ahlaktır. Evlatlarımıza bunu miras bırakmak sorumluluğumuzdur. Eğer tembellikten dolayı gafil davranıldıysa o zaman mümin en azından günahta yardımcı olmamalı. Tersine suç işleyenden hemen ayrılmalı. Allahu Teâlâ müminlerin bu tür örneklerini bize sunmuştur. Nitekim hiç kimse bunun imkânsız olduğunu iddia edemez.

Vadedilen Mesih’in aleyhisselam bir sahabesinin örneğini sunarak o şöyle buyurur: Rahmetli Seyyid Hamid Şah Bey çok ihlaslı bir Ahmedi idi. Vadedilen Mesih aleyhisselam onu kendisinin oniki havarisinden saymıştır. Nitekim Hazreti  Muslih-e Mevud’un anlattığına göre Vadedilen Mesih aleyhisselam onun gözünün önünde havarilerinin isimlerini sayarken Hamid Bey’in ismini de saymıştır. Daha sonra onun sonu da hayırlı oldu ve bu onun yüksek derecesine damga vurdu. Bir keresinde onun oğlu birisinin ölümüne sebep oldu. Ancak bu öldürme öyle durumlarda vuku buldu ki halk onun oğlunu haklı görüyordu. Bu yüce sahabe Seyyid Hamid Şah Beyin oğlu, birisini öldürmüştü. Ancak yaşanan olaylardan ötürü katil olmasına rağmen, halkın duyguları baba ve oğlundan yanaydı. Çünkü öldürülen haksız idi. Bunun üzerine tartışma yaşandı, oğlu ona yumruk vurunca o ölüverdi. Tıpkı Hazreti Musa’nın aleyhisselam olayı gibi. Siyalkot’un yüksek idari yetkilisi bir İngiliz idi. O, suç ispatlansın veya ispatlanmasın, halk üzerinde otoritenin sağlanması için mutlaka ceza vermekten yana oluyordu. Hamid Bey radiyallahü anh, onun ofisinde yetkili birisiydi. Nitekim İngiliz yetkili, ben bunun oğlunu cezalandırırsam benim adaletim ve insafım her tarafta şöhret bulacak diye düşündü. O, Hamid Bey’i radiyallahü anh çağırıp oğlunun gerçekten adam öldürüp öldürmediğini sordu. Bunun üzerine o, “Ben olay yerinde değildim. Ancak onun adam öldürdüğünü duydum,” dedi. Bunun üzerine İngiliz yetkili ona, sen oğlunu çağırıp suçunu kabul etmesini söyle, böylece halk bizim hiç kimsenin tarafını tutmadığımızı anlasın, dedi. Hamid Bey radiyallahü anh, oğlunu çağırdı ve adam öldürüp öldürmediğini sorunca o, öldürdüğünü söyledi. Bunun üzerine babası, doğrusu neyse onu ifadende kabul et dedi. Halk ona, sen neden gencecik çocuğu astırmak istiyorsun dedi. Ancak o, bu dünyanın cezasından ahretin cezası daha serttir diye cevap verdi ve çocuğa suçunu kabul etmesi nasihatinde bulundu. Allahın kudretine bakın, çocuk suçunu kabul etti. Çocuk, kriket oyuncusuydu ve davayı gören hâkim de kriket oynuyordu. Kriket kulübünde hâkim olayın aslını öğrendi. Kanun gereği eğer hâkim bir şeyden emin olduysa o suçluya soru sormak zorunda değildi. Netice olarak o hâkim, polisin getirdiği şahitleri öyle sorguladı ki Hamit Bey’in radiyallahü anh oğlunun suçsuz olduğu ortaya çıktı ve hâkim ona hiçbir şey sormadan salıverdi. İşte doğruyu söylediği için o ceza almaktan kurtuldu.

Hazreti Muslih Mevud radiyallahü anh, Çodri Sör Zaferullah Han’ın radiyallahü anh kardeşinin başından geçen buna benzer başka bir mahkeme olayını anlatır. Sör Zaferullah Han radiyallahü anh o zaman Londra’daydı. O kardeşine, şimdi imanın sınanmaktadır, eğer sen hata işlediysen ben ağabeyin olarak sana dünyanın cezasından ahiretin cezasının daha sert olacağını söyleyerek, doğruyu söylemeni ve cezasına katlanmanı nasihat ediyorum, dedi.

Hazreti Muslih Mevud radiyallahü anh buyurur ki, Siyalkot’ta hala hayatta olan bir arkadaşımız var. Ahmedi olduktan sonra rüşvet almanın İslam öğretisine aykırı olduğunu öğrenince, daha önce rüşvet almış olduğu insanların kapılarına gidip paralarını geri verdi. Bunun neticesinde o, çok büyük borca girmesine rağmen bunu hiç umursamadı. Bunları anlatıp o buyurur ki, cemaatimizde her amel açısından öyle güzel örnekler vardır ki onlar Ashab-ı Kiram’ın örneklerine benzer. Ancak biz bununla sevinmemeliyiz, tersine Cemaatin her ferdinin onlar gibi olması için çaba sarfetmeliyiz.

Ben arkadaşlarımızın dikkatini  onlara teslim edilen emanetin değerini bilmeye çekiyorum. Vadedilen Mesih aleyhisselam gelip bize mal mülk, hükümet, icatlar, lüks eşya ve konforlu yaşam vermedi. Onun bize verdiği bir tek doğruluktur. O da elimizden giderse ne kadar bahtsızlık olacaktır. Bin üç yüz sene sonra Allah tarafından gönderilen bu lütfu elimizin tersi ile itmiş oluruz. Vadedilen Mesih aleyhisselam bize İslam verdi, faziletli ahlak verdi ve örnekleriyle onların uygulanabileceğini gösterdi.

Daha sonra Martin Klark olayını anlatır. O, Vadedilen Mesih’e aleyhisselam, bu beni öldürmek için bir adam yolladı diye dava açmıştı. Müslümanlar arasında âlim denilenler de bu gürültü de onu desteklediler. Nitekim Mevlevî Muhammed Hüseyin Batalavî isimli hoca bizzat mahkemeye, Vadedilen Mesih’in aleyhisselam aleyhinde şahitlik etmek için çıktı. Allah Vadedilen Mesih’e aleyhisselam vahiy ederek bir hocanın onun aleyhinde mahkemeye çıkacağını ve rezil-ü rüsva edileceğini bildirdi. Allahu Teâlâ ilhamında onun rezil-ü rüsva edileceğini haber vermişti ve vahyi gerçekleştirmek için zahiri çaba caiz olmasına rağmen, Vadedilen Mesih aleyhisselam bunu yapmadı. Hazreti Muslih Mevud radiyallahü anh der ki, Mevlevî Fazıl Din Bey Lahor’da bir avukattır ve bu mahkeme olayında Vadedilen Mesih’in aleyhisselam avukatı idi. Onun bizzat bana anlattığına göre, o, Mevlevî Muhammed Hüseyin’e kişisel bir soru yöneltmek istemişti ve bu soru onu küçük düşürecekti. Ancak Vadedilen Mesih aleyhisselam buna izin vermeyip, biz böyle sorular sorulmasına tahammül edemeyiz dedi. Avukat bey, bu soruyu yöneltirsek açılan dava itibarını kaybeder dedi. Buna rağmen o, biz bu sorunun sorulmasına izin vermeyiz dedi. Bu avukat Ahmedi değildi, Hanefî idi ve hatta Hanefilerin liderlerinden olup, Encümen-i Nuğmanî’nin faal bir üyesiydi. Nitekim itikat açısından Vadedilen Mesih’in aleyhisselam muhaliflerindendi. Ancak her ne zaman gayri Ahmedilerin meclislerinde Vadedilen Mesih’e aleyhisselam saldırıda bulunulduysa o her zaman şiddetle buna karşı çıkarak şöyle derdi: İtikatta ihtilaf ayrı bir meseledir ancak ben onda öyle güzel ahlak gördüm ki âlimlerimizden hiçbirisi onunla boy ölçüşemez. Ahlak bakımından ben onu öyle mevkilerde denedim ki hiçbir hoca onun durduğu seviyeye yetişemezdi.

Daha sonra o şöyle der: Mevlevî Muhammed Hüseyin’in küçük düşürüleceğine dair önceden haber veren Allah, bir taraftan Vadedilen Mesih’in aleyhisselam yüce ahlaklarını göstermek suretiyle onun saygınlığını pekiştirdi. Diğer taraftan ise olağanüstü vesileler ile Mevlevi Muhammed Hüseyini rezil-ü rüsva etti. Olay şöyle gelişti: Daha önce Vadedilen Mesih’e aleyhisselam şiddetli muhalefet besleyen hâkim onun yüzünü görür görmez kalbinin durumu değişiverdi. Vadedilen Mesih aleyhisselam onun karşısına sanık olarak çıkmasına rağmen o, onun için sandalye getirtip Vadedilen Mesih’i aleyhisselam sandalyeye oturttu. Mevlevî Muhammed Hüseyin isimli hoca şahitlik etmeye geldiğinde, Vadedilen Mesih’in aleyhisselam ellerinde kelepçeler olacağını yahut en azından rezil bir şekilde ayakta duruyor olacağını umuyordu. O, Vadedilen Mesih’i aleyhisselam hâkimin yanında sandalyede otururken görünce küplere bindi ve kendisi için de sandalye talebinde bulundu. Bunun üzerine mahkeme, sen böyle bir hakka sahip değilsin diye açıkladığında o yine de ısrarını sürdürdü. Bunun üzerine hâkim onu sert  bir şekilde azarladı.

Hazreti  Muslih Mevud radiyallahü anh der ki Vadedilen Mesih’in aleyhisselam faziletli ahlakından dolayı onun saygınlığı yayıldı. Bir karşılaştırma yaparsak, bizim Cemaatimizde kaç kişi öfkelendiğinde nefsini zaptedebiliyor? Vadedilen Mesih’e aleyhisselam bakın, bu denli şiddetli düşmanın bile gerçek vakalardan ötürü küçük düşmesini istemiyor. Bunun tersine bazı arkadaşlarımız kendini kaybedince küfür eder hatta dövüşürler. Halbuki Vadedilen Mesih aleyhisselam bir beyitinde şöyle buyurur:

Merhametimiz coşmuş öfkemiz ise dinmiştir.

İşte Cemaatimiz bir taraftan bu yüce ahlakı edinmeli, diğer taraftan kötülükten hakkıyla nefret etmeli. Aynen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem ve Vadedilen Mesih’in aleyhisselam gösterdiği nefret kadar.

Vadedilen Mesih’in aleyhisselam içinde de bu her iki manzarayı görmekteyiz ki ondan bir müminin nasıl birisi olması gerektiği anlaşılmaktadır. O, sözünün devamında Pandit Lekhram’ın olayını anlatır. Vadedilen Mesih aleyhisselam onun selamını almadı çünkü o Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem için çok çirkin dil kullanıyordu. Ancak diğer taraftan öylesine merhametlidir ki kendisinin aleyhinde bir işlem yapılırken, Mevlevi Muhammed Hüseyin’i küçük düşürecek bir adımın atılmasına müsaade etmiyor. O der ki, herkim evladına faziletli ahlak öğretmiyorsa o, evladına düşmanlık etmekle kalmayıp cemaate de düşmanlık etmektedir. O, Peygamber Efendimiz’e sallallahu aleyhi vessellem ve Allaha da düşmanlık etmektedir. O, buyurur ki, ben birçok nasihatte devamlı bulunurum, hutbe veririm. Bu her devirde devam eder ve bütün halifeler her devirde bu nasihate devam ettikleri gibi ben de devam ederim. O der ki, hutbeler devam ettiği müddetçe etkileri de bir dereceye kadar devam eder. Hutbeler verilmezse bir müddet sonra o konuların etkisi kaybolur. O, bunu bir örnekle anlatır. Bir oyuncak vardır, ismi jack in the box’tur. Bu oyuncakta bir kutunun içinde fırlayan bir kukla vardır. Kutunun kapağını kapattığınızda o içerde sakince durur. Kapak açılınca fırlayıp dışarı çıkar. İşte nasihat edilenlerin hali de buna benzer. Nasihat edildiği müddetçe bir zamana kadar dururlar. Ancak nasihat kesilince fırlayıp dışarı çıkarlar. O şöyle buyurur: Allah hiç kimseye hiç durmadan vaaz etme gücü vermemiştir. Yapılması gereken insanın mümin olmasıdır, ondan sonra bu durum sona erer. Çünkü bu çekişme iman sahibi oluncaya kadardır.

Kısacası, bir konuya dikkatiniz çekildiğinde onu dikkatle dinleyip, fiilen hayatınızın bir parçası haline getirin. Cemaatin ilerleme ve gelişmesinin sırrı bundadır. İnsanı gerçek manada kul yapan da budur. O buyurur ki, Allahu Teâlâ Vadedilen Mesih’i aleyhisselam gönderip Cemaate büyük bir sorumluluk vermiştir, cemaatin de bunun farkına varması lazım. İnsanın içinde dağlar kadar zaaflar olsa dahi, eğer o onları terk etmeye niyetlenirse hiç zor olmaz. Hazreti İsa’nın aleyhisselam meşhur bir sözü vardır, “İçinde hardal tanesi kadar iman varsa, sen dağa yürü dediğinde yürür.” Bunun anlamı şudur, insanın içindeki günahlar dağ kadar olsa bile içindeki zerre kadar iman dağları söküp atar. Müminin niyetlendiği an, hiç kimse onun yoluna engel olamaz, bütün engeller yok olur.

O şöyle buyurdu: Arkadaşlarımız çocuklarının ve Cemaat gençlerinin terbiyesi için çalışsınlar isterim. Kendilerini de ıslah etsinler, yalan, hırsızlık, kandırmak, sahtekârlık, kötü muamele, gıybet vesaire gibi kötü adetleri öylesine terk etsinler ki onlarla görüşenler, onların çok ahlaklı insan olduğunun farkına varsınlar. Unutmayınız ki Vadedilen Mesih’in aleyhisselam eliyle verilen nimet dünyaya bin üç yüz sene sonra geldi. Biz bunun değerini bilmezsek ve bu nimet bin üç yüz sene daha ertelenirse o zamana kadar gelen bütün nesillerin laneti bizim üzerimizde olacak. Bundan dolayı çaba sarfedip iyiliklerinizin hepsinin evlatlarınıza geçmesini sağlayın ve onlar da nesilden nesile bunu devam ettirmeli. Bu emanet öylesine uzun bir zaman korunmalı ki binlerce sene sevabına nail olalım. Çünkü Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi vessellem buyurduğuna göre, bir insan bir iyiliğin yerleşmesine sebep olursa, o iyilik dünyada devam ettiği müddetçe, ne kadar insan onu işlerse, onun sevabı sebep olana yazılır. Kısacası verilen ecir de büyüktür ve bize telim edilen emanet de büyüktür. Dikkatimizi buna vermeliyiz. [7]

Allah, bu emaneti hakkıyla taşımayı bize nasip etsin. Büyüklerimiz tarafından bize teslim edilen emanete gerçek manada sahip çıkanlardan olalım. Bu emaneti hakkıyla taşıma sözünü verip kendiliğinden bunu kabul edenleri de Allah buna muvaffak kılsın ki bizler nesilden nesile bu emanetin hakkını ödeyenlerden olalım. Âmin!

Kaynak: El-fazl, 20.12.2013, Çev. Raşit Paktürk


[1] Zariyat suresi, ayet 57

[2] Melfuzat, cilt 4, sayfa 222, 2013 baskısı, Rabvah

[3] Melfuzat, Cilt 4, sayfa 137, 2013 baskısı, Rabvah

[4] Report Maclis Muşaveret, sayfa 17, Sevanihi Fazlı Ömer cilt 4, sayfa 508, Naşir Fazl-ı Ömer Foundation

[5] Kadir Suresi, ayet 4

[6] Maide, ayet 3

[7] Elfazl, 26 ağustos 1936, Hutubat-ı Mahmud, cilt 17, sayfa 547-559

Start typing and press Enter to search