Fatiha Suresi Tefsiri

Hz. Muslih Mev’ud radiyallahü anh
4. Bölüm Bismillah’da “isim” kelimesinin kullanılmasının hikmetleri

Burada insanın aklına bir soru gelmektedir: Bu ayette Allah’ıncelle celalühü yardımıyla denmesi gerekirken neden Allah’ıncelle celalühü ismiyle denmiştir? Bunun hikmetleri şunlardır:

1)  باء (Ba) harfi yardım talep etmek dışında yemin etmek için de kullanılır. Eğer sadece billahi denseydi yemin edilmiş gibi anlam kargaşası ortaya çıkardı. Bu şüpheyi ortadan kaldırılmak için isim kelimesi kullanılmıştır.

2) Allah’ıncelle celalühü zatı gizlidir ve O sadece sıfatlarla tanınır. Bundan dolayı isim kelimesi getirilmiştir. Rahman ve Rahim’den kastedilen de “Ben Allah’ıncelle celalühü rahman ve rahim sıfatlarını vesile kılarak O’ndan yardım diliyorum” demektir.

3) İsim kelimesi getirilmekle Allah’ıncelle celalühü isimlerinde de bereket bulunduğunu ve insanın onlarla ilgilenmesi gerektiği anlatılmaktadır.

4) Kuran-ı Kerim içinde hazine bulunan kapalı bir mekana benzer. İzinsiz girilmesi yasak olan bir yere girmek istenildiğinde oradaki koruyuculara ve sakinlerine sahibinin izni veya emri gösterilir ve sahibinden bahsedilir. Nitekim polis bir eve girerken “kanun namına” ifadesini kullanır. Kısaca bu ayette isim kelimesi getirilmekle Bismillah (Allah’ıncelle celalühü adıyla) deyip Kuran-ı Kerim okuyan herkes Kuran’ın hizmetinden sorumlu olan meleklere sanki şöyle der: Allah-u Teala bu sureyi okumamı bana emretti, bundan dolayı onun mana kapılarını bana açın! Başka bir deyişle okuyucu, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hazinelerin bana açılmasını diliyorum, der. Herkim bu şekilde Allah’ıncelle celalühü izniyle Kuran ile ilgilenirse  ilim hazinelerinden faydalanır. Bunun tersine Allah’ıncelle celalühü izni ve ismini kullanmadan şer ve kininden dolayı onunla ilgilenirse hazine kapıları açılmaz.

Beşinci ve altıncı hikmetine gelince, Tesniye 18. bap, 18-20. ayetlerde bahsedilen iki gaybi habere işaret edilmiştir. Yukarda “her surenin başında neden besmele bulunmaktadır?” sorusuna açıklık getirilirken bu iki gaybi haber açıklanmıştı. Bu gaybi haberlerde bildirilenlere insanın ilgisini çekmek için burada isim kelimesinin kullanılması gerekiyordu.

“اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖين” Sözcüklerin anlamları

 اَلْحَمْدُ : Hamdın manası övgüdür. Arapçada övgü için حمد hamd,  مدح medh,  شکر şükür ve   ثناء sena gibi birkaç kelime kullanılır. Allahcelle celalühü bu kelimeler arasından hamdı seçip kullanmıştır ve bunun hikmetleri vardır. Aslında şükrün manası iyiliği ikrar etmek ve onun kadir kıymetini bilmek demektir. Yüce Allahcelle celalühü için bu kelime kullanıldığında manası sadece kadir kıymet bilen olacaktır. Hamd şükürden daha kapsamlı bir kelimedir. Hamd sadece ihsan ve iyiliği ikrar etmek olmayıp her güzel şeyin güzelliğini hissetmek ve ondan hoşlandığını göstermek ve kadir kıymetini bilmek demektir. Netice olarak bu kelime daha geniş kapsamlıdır. Sena ise tekrarlamak demektir ve övgüye sena denilir, çünkü birisinin yaptığı iyilik insanlar arasında yayılır ve onlar zaman zaman bu iyilikten bahsedip dururlar (Müfredat.) Bundan anlaşıldığı gibi sena kişisel tecrübeye dayanmaktan daha ziyade insanlar arasında birisi hakkında güzel bir şekilde bahsedilmesi demektir. Bu da bir güzellik olmasına rağmen Allahcelle celalühü ve kul arasındaki kişisel ilişkiyi medh kelimesinin açıkladığı kadar açıklamaz. Çünkü medh kelimesi kişisel teşekkür ve minnettarlığa dalalet eder.

Medh kelimesine gelince bu kelime hem doğru hem yalan övgü için kullanılır. Ama hamd sadece doğru olan övgü içindir. Nitekim bir hadis şöyledir:

اُحْثُوا فَى وُجُوهِ الْمَدَّاحِيىنَ التُّرابَ) مسند احمد بن حنبل جلد  ٦ (

“Medh eden yani yalandan övenlerin ağzına toprak doldurun.”[1]

Hamd, ihtiyari ameller ile ilgili olup Medh ise gayri ihtiyari ameller ile ilgili de olabilir (Müfredat.) Netice olarak hamd kelimesi medh den daha üstündür ve Allahcelle celalühü için kullanılması daha uygundur. Yukarda sena insanlar arasında yayılan övgüdür ve bu da bir güzelliktir demiştik. Bir kimse hamd kelimesiyle bu güzellik elde edilemez, diyebilir. Aslında elhamd kelimesiyle bu güzellik de elde edilmiştir. Çünkü bu kelimenin başındaki elif-lam istiğrak manasına gelir, yani hamdın her türlüsünü içine almaktadır. Kısacası elhamdü lillah’ın manası, öven kim olursa olsun övgünün her türlüsü Allah’acelle celalühü aittir ve O’nun hakkıdır demektir. Bu mana güzel övgünün yayılışını da kapsamaktadır. Böylece bu ibare senadan daha ziyade Allah’ıncelle celalühü övgüsünün yayılışı mefhumunu taşımaktadır.

  ربّRabbin manası

اِنْشاءُ الشئ حَالاً فَحَالاً الى حَدِّ التَّمَامِ

yani bir şeyi yaratıp onu aşamalı olarak kemale erdirmek demektir. Bu kelime özellikle insan için kullanıldığında terbiye manasını da verir. Mesela Kuran-ı Kerim’de anne-baba hakkında şöyle buyurulmuştur:

كَمَا رَبَّيَانٖى صَغٖيرًا

Yani: “Ey Allah! Anne babam beni terbiye ettikleri gibi Sen de onlara merhamet eyle.”[2] Bu kelimenin, sahip, malik, muslih, efendi ve itaat edilen anlamları da vardır (Akreb.) Kuran-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un bir sözü şöyle geçmektedir:

اذْكُرْنٖى عِنْدَ رَبِّكَ

Yani: “Efendinin yanında benden bahset!”[3] (Akreb)

Rab kelimesi, Allah-u Teâlâ haricinde diğer insanlar için de bu anlamlarda kullanılabilir. Ama isim tamlaması olmadan tek başına Rab kelimesi Allahcelle celalühü haricinde hiç kimse için kullanılamaz. Mesela   رَبُّ الْدَّارِ yani evin sahibi veya   رَبُّ الْفَرَسِ atın sahibi şeklinde kullanılabilir. Ama sadece Rab şöyle buyurdu denildiğinde Rab’den kastedilen Allah-u Teala olacaktır (Müfredat.) Rab kelimesinin bir manası da yaratan demektir (Bahri Muhit.)

  اَلْعَالَمِیْنَ Âlemîn kelimesi âlem kelimesinin çoğul halidir ve mahlûkatının her sınıfı ve kısmı için kullanılır. Çoğul hali   عالمون veya  عالمین haricinde   علالم veya   عوالم şeklinde de olabilir. Akıl sahibi olmayan varlıklar kastedildiğinde   عَالَمْ (âlem) veya یَاسَمْ (yasem) kelimelerinin çoğul şekli vav-nun veya ye-elif-nun ile yapılır. Mahlukata âlem denilir çünkü o Yaratıcı hakkında bilgi verir (Akreb.) Bazı müfessirlere göre, akıl sahibi varlıklardan mesela insan veya meleklerden bahsedilince âlem kelimesinin çoğul şekli âlemûn veya âlemîn şeklinde yapılır. Ama bu kural lügate aykırı olduğu gibi Kuran-ı Kerim’in üslubuna da aykırıdır. Lügatdeki referans  yukarda gösterilmiştir. Kuran-ı Kerim’de Allahcelle celalühü şöyle buyurmuştur:

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمٖينَ۞ قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنٖينَ۞ قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ اَلَا تَسْتَمِعُونَ۞ قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَائِكُمُ الْاَوَّلٖينَ۞ قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذٖى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ۞ قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ۞

Yani: “Firavun dedi ki: “Âlemlerin Rabbi (de) nedir?” (Musa) dedi ki: “O, göklerle yerin ve ikisi ara­sındakilerin Rabbidir. Keşke sizler (de) kesin olarak inananlardan olsaydınız.” (Firavun) etrafındakilere, “(Musa’nın dediklerini) duymuyor musu­nuz?” dedi. (Musa,) dedi ki: “O, sizin (de) Rabbinizdir, önceki atalarınızın (da) Rab­bidir.[4]

Bu ayetlerde insan haricindeki mahlukat da âlemîn’e dahil edilmiştir. Mesela gökyüzü yeryüzü ve onlar arasında bulunan her şey, doğu, batı ve arasındaki her şey. Aynen bunun gibi Fussilet Suresi’nde şöyle denmiştir:

قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذٖى خَلَقَ الْاَرْضَ فٖى يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ اَنْدَادًا ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَمٖينَ۞ وَجَعَلَ فٖيهَا رَوَاسِىَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فٖيهَا وَقَدَّرَ فٖيهَا اَقْوَاتَهَا فٖى اَرْبَعَةِ اَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلٖينَ۞

Yani: “De ki: Sizler, yeri iki dönemde yaratanı mı inkâr ediyorsunuz ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? Bütün âlemlerin Rabbi, (ancak) O’dur. O, yeryüzünün yüksek (bölgelerinde) dağları meydana getirdi ve onlarda bereket yarattı. Orada her türlü yiyecek ve içecekleri belli bir ölçüye göre temin etti. (Bunların hepsini) dört dönemde yaptı. Bu (cevap, bütün) soranlar için aynıdır.[5]

Bu ayeti kerimelerde de yeryüzü ve dağlar âlemînden sayılmıştır. Vadedilen Mesih’dealeyhisselam âlemîn hakkında şöyle der:

اِنَّ الْعَالَمِينَ عِبَارةٌ عَنْ كُلِّ مَوْجُودٍ سِوَى اللّٰهِ خَالِقِ الْأَنَامِ سَوَاء كَانَ مِنْ عَالَمِ الْاَرْوَاحِ اَوْ مِنْ عَالَمِ الْاَجْسَامِ وَ سِوَاء كَانَ مِنْ مَخْلُوقِ الْأَرْضِ اَوْ كَالشَّمْسِ وَالْقَمَرِ وَ غَيرِ همَا مِنَ الْاَجْرَامِ

Yani: Allahcelle celalühü haricinde ister canlı ister cansız ne varsa âlemindendir. Aynı şekilde ay, güneş vs gibi gökyüzü varlıkları da âlemindir.[6]

Âlemin kelimesinin sadece akıl sahibi varlıklar için olduğunu söyleyenlerin delili şu ayet-i kerimedir:

وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ۞

Yani: “Bu alemler için bir nasihattir.”[7] Ama bu istidlal doğru değildir. Çünkü Kuran-ı Kerim’de bu kelime akıl sahibi olmayan varlıklar için de kullanılmıştır. Durum böyle olunca bu ayet hakkında sadece “genel bir kelime özel bir manada kullanılmıştır” denebilir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de aynı kelime daha dar bir mana için de kullanılmıştır:

وَاَنّٖى فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمٖينَ

Yani: “Ey Yahudiler! Ben sizi bütün âlemlerden üstün kıldım.”[8] Hâlbuki burada kastedilen her devir değildir. Çünkü ümmetlerin en hayırlısı Müslümanlardır denmiştir. Netice olarak genel ve geniş manada kullanılan bir kelimenin özel manada kullanılması onun genel anlamını değiştirmez. Özetle ister canlı ister cansız, mahlukatın her çeşidi âlemine dahildir.

Ayetin tefsiri

Bu ayette ben veya biz Allah’acelle celalühü hamdediyoruz denmemiştir. Tersine Elhamdülillah demekle bu ayete birçok mana kazandırılmıştır. Mastar kullanmak suretiyle etken ve edilgen iki mana da elde edilmiştir. Yani mahlukatın yapabileceği her türlü hamd veya mahlukatın yapmakta olduğu her türlü hamd Allah’acelle celalühü aittir. O’nda bulunmayan hiçbir güzellik yoktur ve O, her kusurdan münezzehtir. Mahluku gerçek manada Alimü’l Gayb olduğundan dolayı sadece Allahcelle celalühü övebilir. Bazen bir kul başka bir kulu överken hata yapabilir. Bazen övülen kişide bulunan vasıfları layıkiyle ifade edemezken, bazen de onda hiç bulunmayan vasıflarla onu överler. Netice olarak gerçek manada sadece Allah-u Teâlâ övebilir. Başkaları bir yana bir insan kendi vasıf ve becerilerini değerlendirirken bile hata yapar. Ama Yüce Allah’ıncelle celalühü bir kul hakkında söylediği ne eksiktir ne fazladır. Eğer Elhamdülillah yerine ben hamdederim veya biz hamdederiz gibi kelimeler kullanılmış olsaydı bu manalar elde edilmezdi.

Eğer mastar değil de fiil halinde kullanılıp ben Allah’acelle celalühü hamdederim denseydi, insanın Allah’ıncelle celalühü bütün sıfatlarını anlama kapasitesine sahip olduğu şeklinde bir şüphe ortaya çıkardı ama bu doğru değildir. Çünkü insanın övgüsü sınırlıdır ve insan ancak bilgisi kadarıyla över. Halbuki Yüce Allah’ıncelle celalühü övülmesinin haddi hesabı olmayan sınırsız sebepleri vardır.

Kısacası elhamdülillah ibaresi, ben veya biz hamdederiz demekle elde edilebilecek olan bütün manaları içermekle kalmayıp bundan daha fazlasını ihtiva etmektedir. Bundan dolayı Fatiha suresi gibi kısa ve özlü ama geniş kapsamlı manalar ihtiva eden surenin içinde elhamdülillah’ın kullanılması gerekiyordu. Şüphesiz Kuran-ı Kerim’de:

وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ

Yani: Biz (ise,) Seni hamd ile tespih eder ve her türlü yücelik sahibi olduğunu beyan ederiz” denmektedir. Kuran-ı Kerim’de nüsebbihu, nükaddisu veya yüsebbihu gibi kelimeler kullanılmıştır ama hiçbir ayette mahlukat tarafından    اَحْمَدُben hamdederim veya   نَحْمَدُbiz hamdederiz gibi ifadeler bulunmamaktadır. Bu da, hamdı gerçek manada tam olarak anlamak kulun gücünü aşar şeklinde ince bir manaya işaret etmektedir. Hadislerde böyle kelimeler geçmektedir ama Allah’ıncelle celalühü kelamında kullanılan bir kelime ile kulun kelamında kullanılan kelime arasında bu tür ince farkların olması tabiidir. Kul bir kelime kullandığında manası sınırlı olur ama aynı kelime Allah-u Teala’nın kelamında geçtiğinde, özellikle Kuran-ı Kerim ayeti olduğunda manası çok geniş ve kapsamlı olur.

Hamd yani övgü insanlara da ait iken bütün övgüler neden Allah’acelle celalühü ait olsun diye bir soru akla gelebilir. Lillah kelimesi bu şüpheyi ortadan kaldırmak için kullanılmıştır. Lillah’ın başındaki lam harfi mülkiyet ifade etmek için kullanılır. Netice olarak lam’ın kullanılması, gerçek hamdın Allah’acelle celalühü ait olduğunu ve diğerlerinin onun gölgesi olduğunu anlatır. Çünkü insanda bulunan güzel vasıflar kendi mülkü olmayıp Allahcelle celalühü tarafından bir bağıştır. Özet olarak insan eğer bir sebepten dolayı övülürse o övgüyü asıl hak eden Yüce Allah’tır.

Ayetin manaları

Bu ayetin birkaç manası aşağıda beyan edilmektedir.

1) Bu kainatın yaratıcısı her türlü kusurdan münezzeh olup her güzelliğe sahiptir.

2) Yarattıklarının gerçek mahiyet ve hakikatini bilen sadece Allah’tır. O’nun haricinde hiç kimse bir şeyin gerçek mahiyetini idrak edemez. Bu iddianın doğruluğunun delili bilimin ilerlemesiyle açıkça ortaya çıkmıştır. Yüz binlerce bilim adamı birçok şeyin incelenmesiyle meşguldür ama hâlâ Allah’ıncelle celalühü yarattığı en basit şeyi bile tam mahiyetini idrak edebilmiş değillerdir ve her şeyle ilgili hergün yeni bilgiler ortaya çıkmaktadır.

3) Allah-u Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğu takdirde kâmil hamda sahiptir. Eğer O, âlemlerin Rabbi değilse kâmil hamda sahip olamaz. Bundan dolayı O, maddi nizamını herkesin faydalanması için yarattığı gibi O’nun manevi nizamı da herhangi bir milleti göz ardı edip manevi ilerlemeden mahrum bırakmamalı. Hiçbir ülke veya millet manevi ilerlemesi için gereken imkânlardan yoksun olmamalı. Eğer bir millete kendilerine özgü şartlardan dolayı özel bir vahiy indirilmişse diğer milletlere de, vahiy nimetinden mahrum edilmeyip manevi ilerlemeleri için, bir yol gösterici gönderilmeli. Eğer her millet için ayrı ayrı vahiy nazil olmasının zamanı değilse bu durumda, nazil olan vahyin bütün dünyayı kapsaması gerekir. Netice olarak vahiy nimetinin veya necatın sadece kendi kavmine yahut kendi din mensuplarına mahsus olduğunu ileri sürenler hatalıdırlar.

4) İnsanoğlunun sahip olduğu bütün yetenekler Allah’ıncelle celalühü bir bağışıdır. Bundan dolayı insanların yaptığı her iyilikten ötürü hamdı hak eden Yüce Allah’tır.

5) Bu ayette hamd ile Rabbü’l Âlemîn arasında bir ilişki kurarak anlatılmak istenen şudur: Allah’ıncelle celalühü Rabbü’l Âlemîn sıfatı ortaya çıktığı zaman insan gerçek manada mutlu olmalı. Kendi çıkarı için mutlu olan ve dünyanın faydasını umursamayan, İslam öğretisini anlamamıştır. Gerçek mutluluk bütün dünyanın rahata kavuşmasındadır.

6) Allah-u Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğu için O’nun haricinde her ne varsa Allah’ıncelle celalühü Rab oluşundan istifade etmektedir. Yani bütün mahlûkat aşamalı olarak gelişme ve ilerleme kaydetmektedir. Allah’ıncelle celalühü yarattığı hiçbir şeyin, ilk ve son halleri aynı değildir. Allahcelle celalühü haricinde her ne varsa değişime muhtaç olup, en alttan başlayıp en yüksek seviyeye doğru yol alır. Bundan iki netice çıkar:

  1. Allahcelle celalühü haricinde her ne varsa yaratılmıştır, çünkü ilerlemeye ve değişmeye muhtaç olan, kendi kendinin yaratıcısı olamaz.
  2. Kâinatta insan, hayvan, bitkiler ve cansız mahlûklar, her ne varsa, basit bir durumdan aşamalı olarak nihai durumlarına doğru gelişmişlerdir. Çünkü Rab kelimesinin manası, her şeyi en alt seviyeden en yüksek seviyeye aşamalı olarak götüren demektir. Bundan da dünyada her şeyde bir evrimin yaşandığı anlaşılmaktadır.

7) Rab kelimesinin manası, bir tek halkayı zincire eklercesine geliştiren değil,

اِنْشاءُ الشئ حَالاً فَحَالاً الى حَدِّ التَّمَامِ

Yani eşyaları farklı zamanlarda farklı derecelerde ilerletip kemale erdiren demektir.

8) “Elhamdülillahi Rabbil âlemîn” buyrulmuştur; yani bu şekildeki evrim Yüce Allah’ıncelle celalühü Zatına aykırı değildir tersine, aşamalı olarak mahlûkatı geliştirdiği için Hamd O’nun hakkıdır. İşte bundan dolayı bu ayette “elhamdülillah” ile “Rabbü’l âlemîn” ifadeleri bir arada kullanılmıştır.

9) Bu ayet, İnsanoğlunun sonsuza kadar ilerleme kaydetmesi için yaratıldığını anlatmaktadır. O, “her türlü hamd, farklı ve türlü türlü mahlukatını en basit durumdan en ileri dereceye kadar ilerleten Allah’acelle celalühü aittir” buyurmaktadır. Bundan dolayı her makam ve dereceden daha üstün bir makam ve derece olduğunu kabul etmek zorundayız.

10) Kuran-ı Kerim’in özü ve ilk suresi olan bu sureyi “Elhamdülillahi Rabbil âlemîn” ile başlatmakla, Allah’ıncelle celalühü kâmil manadaki hamdının başlama zamanının geldiğine işaret edilmiştir. Çünkü bütün dünya için gelen İslam dini, “Rabbü’l Âlemîn” sıfatının kâmil mazharıdır. O, maddi âlemde olduğu gibi manevi âlemde de bir birlik sağlamıştır. İslam’dan önce farklı milletlere ayrı ayrı peygamber geldiğinde onlara tabi olan bazı kimseler diğer peygamberleri yanlış kabul ederek öğretilerini reddederlerdi. Hindular, biz Permaşor’a inanırız Yahova’yı tanımayız derlerken, Yahudiler ise onların Permaşor’u ile dalga geçerlerdi. Ama İslamiyet’in gelişiyle, Hintli, Çinli, Mısırlı, İranlı, Doğulu ve Batılı her milletten İslam’a inananlar, bir ve tek olan Allah’acelle celalühü hamdetmeye başladı ve her milletin ilahının farklı farklı olmayıp bütün kâinatın yaratıcısının tek olan Allahcelle celalühü olduğu kabul edildi.


[1] Müsned Ahmed bin Hanbel, cilt 6

[2] İsra suresi, ayet 25

[3] Yusuf suresi, ayet 43

[4] Şuara suresi, ayet 24-30

[5] Fussilet suresi, ayet 10-11

[6] İcazü’l Mesih, Ruhani Hazain, cilt 18, sayfa 139-140

[7] Kalem suresi, ayet 53

[8] Bakara suresi, ayet 48

Start typing and press Enter to search