İran: Pers ihtişamında günümüzün perişanlığına

Selman-ı Farisi’nin diyarı yine haberlerde; ancak bu kez Hz. Peygamber’in (sav) bu güzide sahabesiyle bağdaştırılan müjdeli haberlerle değil, yürek burkan huzursuzluk, şiddet ve kitlesel kargaşa haberleri ve görüntüleriyle. “Ayetullah” veya “Allah’ın ayeti” olarak adlandırılan dini lider, ABD-İsrail güçleri tarafından öldürüldü ve halkın sevinç ile yas arasında ikiye bölündüğü söyleniyor.

Bir okuldaki masum kız çocuklarının katledilmesi gibi bağlantılı diğer olaylar kahrediciyken; sözde Müslüman dünyası liderlerinin İran’ı Batılı güçlerin insafına bırakmış olması da bir o kadar sinir bozucu ve şaşırtıcıdır. Ve hayır! Burada kimse İran’ın siyasi manevralarından bahsetmiyor; kastettiğimiz, dindaş milletler arkalarına yaslanıp düşüşlerini izlerken ölen masum İranlı sivil halktır.

Fakat görünen o ki, Müslüman ülkelerin tüm liderlerinin “daha büyük işleri” var: “Ben ABD’nin müttefiğiyim. Nasıl sesimi çıkarabilirim? Ya IMF tarafından yeni onaylanan krediler ne olacak? ABD’ye hava üssü sağladığım için aldığım yardımlar ne olacak? AB ile yaptığım ticari anlaşmalara ne olur? Suudi Arabistan benim bu kınamamı nasıl karşılar?” Pek çok “ya şöyle olursa” ve “eğer” sorusu, Müslüman liderlerin yerlerinden kıpırdamamasına neden oluyor.

Müslüman dünya liderleri İran’ın siyasi ideolojisine veya dini eğilimine katılsın ya da katılmasın, İran halkı onların kardeşidir. Bu muazzam çalkantı ve belirsizlik döneminde, Müslüman dünyasına şaşkın gözlerle ve bitkin kalplerle bakıyorlar. Gözlerinin önünde ise şanlı geçmişleri, paramparça olmuş bugünleri ve bulanık gelecekleri arasında gidip gelen sahneler bir film şeridi (veya güncel ve kısa tutmak gerekirse bir “reels” videosu) gibi akıp gidiyor.

Bugün İran olarak bilinen Pers toprakları, bir zamanlar yeni filizlenen İslam İmparatorluğu’na edebi, entelektüel, idari ve mimari katkılarıyla tanınırdı; ancak tüm bunlar Hz. Peygamber (sav) döneminden sonra gerçekleşti. O’nun döneminde Sasaniler, Arap Yarımadası’nın batısında (doğusunda) yer alan bir süper güçtü.

Hz. Peygamber’in (sav) Pers diyarına dair “acı-tatlı” bir tasavvuru vardı; öyle ki hem Sasani İmparatorluğu’nun çöküşünü görmüş hem de imanın yeryüzünden silinmeye yüz tuttuğu bir zamanda Pers halkının imanı yeniden canlandıracağını müjdelemişti. (Sahih-i Buhari, Kitabü’t-Tefsir, Hadis 4897)

Selman-ı Farisi, Sasani askeri taktiklerine dair bilgisiyle, daha sonra o savaşla özdeşleşen “hendek” kazma fikrini ortaya atmış; bu katkısıyla Medine şehrinin kurtarılmasına vesile olmuştu. (Taberî Tarihi, Cilt 8, s. 8)

Bugün küresel satranç tahtasında yanan bir merkez parça olan İran, İslam İmparatorluğu’nun saflarına Hz. Peygamber’in (sav) Hulefa-yı Raşidin döneminde katıldı. “Faruk-ı Azam” unvanlı Hz. Ömer (ra), başta Kadisiye Savaşı olmak üzere birçok muharebe sonucunda Sasani İmparatorluğu’nu nihai olarak devralan kişiydi. Bu yenilginin yarası o kadar derindi ki, Hz. Ömer (ra) daha sonra bir Persli olan Ebu Lü’lüe Firuz tarafından şehit edildi; böylece İslam’ın Pers diyarıyla olan “acı-tatlı” ilişkisi devam etti. (Taberî Tarihi, Cilt 14, s. 89-93)

Ancak takip eden on yıllar ve yüzyıllarda, inancın kurtarıcıları olarak hareket eden şahsiyetler yine Persler arasından çıkmaya başladı. Hadisleri “Sahih” kabul edilen İmam Müslim, Tirmizî ve İbn Mace gibi büyük hadis alimlerinin hepsi Pers topraklarından gelmişti.

İslam ilminin Altın Çağı; İbn Sina, el-Biruni, er-Razi, Nasîrüddin Tûsî ve elbette İmam Gazali’ye çok şey borçluydu. Hepsi Pers diyarındandı. Pers asıllı olup unutulmaması gereken devasa bir isim de, fıkhı İslam’ın daha iyi anlaşılmasını sağlayan ve hala Müslüman dünyasında en baskın fıkıh olarak görülen İmam Ebu Hanife’dir. Ve Pers diyarının sufi geleneğinin önde gelenlerini anan en kısa listede bile Mevlana Celaleddin Rumi’nin adı nasıl dışarıda bırakılabilir?

Pers mimarisi İslam camilerini o kadar derinden etkilemiştir ki; bugün dünyadaki hemen her cami için vazgeçilmez görülen kubbe ve minarelerin kökeni Sasani mimari tasarımlarına dayanır.

Biz burada bugün televizyon ekranlarımızda ve sosyal medya mecralarımızda tanık olduğumuz çatışmanın arkasındaki siyaset hakkında yorum yapmak için bulunmuyoruz. Ne günümüz İran resmine baskın bir renk katan Şii-Sünni ayrımı hakkında ne de herhangi bir şahsın yasını tutmak için buradayız.

Biz ancak Müslüman dayanışmasının ölümünün yasını tutuyoruz. İran —Müslüman dünyasının geri kalanıyla olan farklılıkları ne olursa olsun— yapayalnız dururken, diğer Müslüman liderler televizyon koltuklarında oturup İran’a yönelik saldırının başlamasını ekranlarından izliyorlar.

Saldırıyı kınayan açıklamalar yapmak kolaydır; bu sadece bir dizi kelimeyi ustaca bir araya getirme meselesidir. Tıpkı küresel siyaset sahnesinde bu sözlerin görmezden gelinmesinin kolay olduğu gibi. Jeopolitik politikaların ideolojik meşruiyeti bir yana, İran, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) bir üyesidir.

İİT üyesi devletlerin sessizliği her Müslümanı sarsan bir durumdur. Ve sessizlik derken, eylemsizliği kastediyoruz. İİT’nin kayıtsızlığı (ki bu yapının gerçekten bir “teşkilat” mı, “İslami” mi olduğu veya içinde “işbirliği” diye bir şeyin olup olmadığı ayrı bir sorudur), Müslümanların bu tür örgütlerin İslam’ın kaybolan şanını yeniden canlandırmada bir çıkış yolu olmadığına dair inançlarını pekiştirmektedir.

AL HAKAM, 01.03.2026,

Yazar: Asif M Basit

Start typing and press Enter to search