Alak Suresi

Alak Suresi mekkidir, Besmele dahil yirmi ayettir ve içinde bir rükû vardır.

Hz. Ayşe (ra) şöyle buyurmuştur: Resûl-i Kerîm’e (sav) başlangıçta inen vahiy, gerçekleşen rüya şeklinde nazil olmuştur. O, hangi rüyayı görse sabahın doğuşu gibi apaçık bir şekilde gerçekleşirdi. Bundan sonra Resûl-i Kerîm’in (sav) kalbinde, Yüce Allah’a yalnızken ibadet etme arzusu doğdu. Bazı diğer hadislerde gelir ki o günlerde Resûl-i Kerîm’e (sav) yalnızlıkta Yüce Allah’a ibadet etmekten daha sevdiği hiçbir şey yoktu. Bunun üzerine Hira Mağarası’na gider ve Yüce Allah’a ibadet ederdi. İbadet şekli şöyleydi: Hira Mağarası’nda birçok gece geçirir, gece gündüz Yüce Allah’ı zikretmek ve O’na ibadet etmekle meşgul olurdu. Ne kadar süre ibadet etmeyi niyet etmişse o kadar süre için erzakını Hira Mağarası’na götürürdü. Erzak bitince Hz. Hatice’nin (ra) yanına gelir ve o da aynı miktarda erzağı tekrar hazırlayıp verirdi; Peygamber Efendimiz (sav) de onu alıp tekrar ibadet için Hira Mağarası’na giderdi.

Bir gün yine Hira Mağarası’nda Yüce Allah’a ibadet etmekteyken kendisine ilk vahiy geldi. Bir melek yanına gelip “İkra” yani “Oku!” dedi. Resûl-i Kerîm (sav) “Mâ ene bi-kâri’” yani “Ben okuma bilmem” buyurdu. Resûl-i Kerîm (sav) şöyle buyurur: Ben bu cevabı verince o beni tuttu ve sıkmaya başladı. “Gattâ” kelimesinin anlamı bir şeyi suya daldırmaktır; fakat deyim olarak sıkmak manasında kullanılır. Buyuruyor ki beni sıktı ve o kadar sıktı ki karşı koyma gücüm kalmadı. Yani artık biraz daha sıksa öleceğimi sandım. Sonra beni bıraktı ve yine “Oku!” dedi. Ben “Ben okuma bilmem” dedim. Yine beni sıktı, gücüm tükeninceye kadar. Sonra bıraktı ve yine “Oku” dedi. “Ben okuma bilmem” dedim. Üçüncü defa yine sıktı, gücüm tükeninceye kadar. Sonra bıraktı ve (bu sûrenin şu âyetlerini okumamı) söyledi:

اِقۡرَاۡ بِاسۡمِ رَبِّکَ الَّذِیۡ خَلَقَ ۚ﴿۲﴾ خَلَقَ الۡاِنۡسَانَ مِنۡ عَلَقٍ ۚ﴿۳﴾اِقۡرَاۡ وَرَبُّکَ الۡاَکۡرَمُ ۙ﴿۴﴾الَّذِیۡ عَلَّمَ بِالۡقَلَمِ ۙ﴿۵﴾عَلَّمَ الۡاِنۡسَانَ مَا لَمۡ یَعۡلَمۡ ؕ۶

﴾Bundan sonra ravi kendi sözleriyle hadisi aktarır: Resûl-i Kerîm (sav) bu olaydan hemen sonra evine döndü ve o sırada omuzları korkudan titriyordu. Evine varınca Hz. Hatice’ye (ra) “Beni örtün, beni örtün” buyurdu. O korkusu geçinceye kadar Resûl-i Kerîm’i  (sav) örtülerle sardı.

Bundan sonra Resûl-i Kerîm (sav) “Hatice, bana ne oldu?” buyurdu. Sonra bütün olayı anlattı ve “Kendi nefsim hakkında korkuya kapıldım” dedi. Hz. Hatice (ra) “Böyle düşünmeyiniz, bilakis sevininiz. Allah’a yemin ederim ki, O sizi asla terk etmez. Çünkü siz akrabalarınızı gözetirsiniz, her doğru sözü tasdik edersiniz, Yüce Allah’ın hiçbir sözünü inkâr etmezsiniz, yükünü taşıyamayanların yükünü taşırsınız, misafiri ağırlarsınız ve kendi kusurlarından değil zamanın felaketleri sebebiyle sıkıntıya düşenlerin yükünü hafifletirsiniz” dedi.

Sonra Hz. Hatice (ra) Resûl-i Kerîm’i (sav) yanına alıp amcaoğlu olan Varaka bin Nevfel’e götürdü. Varaka bin Nevfel, cahiliye döneminde Hristiyan olmuş kimselerdendi. Tevrat’ı Arapça yazdırırdı (yahut kör olmadan önce yazardı) ve Allah’ın verdiği imkân ölçüsünde İncil’i İbraniceden Arapçaya tercüme ettirmeye çalışırdı. Yaşlı bir adamdı ve ihtiyarlığında kör olmuştu.

Hz. Hatice (ra) ona kısaca durumu anlattı ve “Ey amcamın oğlu, kardeşinin oğlundan dinle” dedi. Varaka “Ey kardeşimin oğlu, ne gördün?” dedi. Resûl-i Kerîm (sav) gördüklerini ayrıntılı olarak anlattı. Varaka dinledikten sonra “Bu, Hz. İsa’ya  (as) inen meleğin aynısıdır. Keşke o zaman genç olsaydım. Keşke kavmin seni çıkaracağı gün hayatta olsaydım” dedi. Resûl-i Kerîm (sav) “Onlar beni çıkaracak mı?” buyurdu. Varaka “Evet, seni çıkaracaklar. Çünkü bugüne kadar senin getirdiğin bu öğretiyi getiren kimse olmamıştır ki kavmi ona düşmanlık etmemiş olsun. Eğer senin kavminin karşısına çıkıp bu öğretiyi ilan edeceğin ve onların şiddetli muhalefetiyle karşılaşıp bu şehirden çıkarılacağın güne yetişirsem, sana bütün gücümle yardım ederim” dedi.

Fakat bu olaydan birkaç gün sonra Varaka bin Nevfel vefat etti ve vahiyde bir fetret dönemi başladı yani vahye ara verildi. Bize ulaşan rivayetlerden anlaşılıyor ki vahyin kesilmesi Resûl-i Kerîm’i (sav) çok üzmüştü. Birkaç defa dışarı çıkar, yüksek bir dağın tepesinden kendini atmayı düşünürdü. Fakat her ne zaman bu niyetle bir dağın tepesine çıksa Cebrâil gelir ve “Ey Muhammed (sav), sen Allah’ın hak peygamberisin” derdi. Bununla heyecanı diner, içi ferahlardı ve geri dönerdi. Vahyin kesilme süresi uzayınca bir defa daha aynı niyetle çıktı ve dağın tepesine gitti; orada yine Cebrâil’i gördü ve o da aynı şekilde konuştu.

Bu rivayet vahyin başlangıcı hakkında Müsned Ahmed bin Hanbel’de yer almaktadır. İmam Buhari de bu hadisi kitabının başlangıç bölümünde, “Resûlullah’a (sav) vahyin nasıl başladığı” babında kaydetmiştir. Yine Buhari’nin 4. cildinde “Kitâbü’t-Ta‘bîr” bölümünde de bu hadis geçer. Ancak Müsned Ahmed bin Hanbel ile Buhari’deki bu rivayet arasında bir miktar fark vardır. Şu fark vardır ki bu rivayette Hz. Hatice’nin (ra) Resûl-i Kerîm’e (sav) “tasduku’l-hadîs” dediği geçer; fakat Buhari’nin “Vahyin Başlangıcı” babındaki hadiste “teksibu’l-ma‘dûm” kelimeleri vardır. Yani dünyada kaybolmuş olan güzel ahlak sizde bulunuyor; bunun anlamı şudur: İnsanlarda artık bulunmayan üstün ahlâk sizde mevcuttur.

Diğer Buhârî’nin başlangıçtaki hadisinde Varaka bin Nevfel hakkında “kâne yektubu’l-kitâbe’l-‘Arabiyye” yani Tevrat’ı Arapça yazardı ifadesi geçmez. Asıl kelime “yektubu”dur ki anlamı “yazmak”tır; fakat o sonradan kör olduğu için burada anlamı “yazdırmak”tır. Bu kelime bu anlamda da kullanılabilir yahut kör olmadan önce böyle yaptığı kastedilmiş olabilir.

Üçüncü olarak bu hadiste, Resûl-i Kerîm’in (sav) birkaç defa kendisini dağdan aşağı atmayı düşündüğü zikredilir. Fakat Buhârî’nin “Vahyin Başlangıcı” babındaki hadiste bu olaydan söz edilmez. Ancak Buhârî’nin 4. cildindeki “Kitâbü’t-Ta‘bîr” bölümünde geçen hadiste “tasduku’l-hadîs” kelimeleri de vardır, “kâne yektubu’l-kitâbe’l-‘Arabiyye” kelimeleri de vardır ve Resûl-i Kerîm’in (sav) birkaç defa dağın tepesinden kendisini atmayı düşündüğü olayı da zikredilir.

Dördüncü olarak bu hadiste Varaka bin Nevfel’in “Bu, Hz. İsa’ya (as) inen meleğin aynısıdır” dediği geçer. Fakat Buhârî’de “Hâze’n-nâmûsu’l-lezî unzile alâ Musa” yani “Bu, Hz. Musa’ya  (as) indirilen melektir” dediği zikredilir.

Bu küçük farklılıklara rağmen iki hadisin öz konusu aynıdır. Nitekim şârihler ve müfessirler bu hadise dayanarak bunun Resûl-i Kerîm’e (sav) inen ilk vahiy olduğunu söylemişlerdir.

İbn Kesir şöyle der: Resûl-i Kerîm’e (sav) inen Kur’ân-ı Kerîm’in ilk mübarek ve yüce âyetleri bunlardır. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın kullarına merhamet ettiği ilk rahmettir ve onları fazlıyla şereflendirdiği ilk nimettir (Tefsîr İbn Kesîr, Sûretü’l-Alak).

Burada ilave olarak şunu da belirtmek isterim ki Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetlerinde bazı peygamberlerin zikredilen faziletlerine bakarak bazı kimseler yanlışlıkla o faziletlerin dünya üzerindeki bütün insanlara göre üstünlük ifade ettiğini zannederler. Hâlbuki bu doğru değildir. Dilin genel kaidesi şudur: Bir kimsenin bir fazileti özellikle zikredildiğinde, bundan onun bütün dünyaya göre o fazilette üstün olduğu anlaşılmaz; maksat kendi zamanı, kavmi veya ailesi içindeki insanlardır. Mesela burada İbn Kesîr “Bu, ümmet-i Muhammediyye’ye gelen ilk rahmettir” demiyor; “Allah’ın kullarına merhamet ettiği ilk rahmettir” diyor. Yani bu âyetler, Allah-u Teâlâ’nın kullarına rahmetini başlattığı ilk rahmettir. Sonra “Ve evvelü ni’metin en’ame’llâhu bihâ aleyhim” der; yani Allah’ın kullarına lütfettiği ilk nimettir. Hâlbuki bundan önce Hz. İsa’nın (as) kelâmı gelmişti, Hz. Musa’nın (as) kitabı gelmişti, Hz. İbrahim’in (as) sahifeleri indirilmişti.

Gerçekte bu, yaygın bir deyimdir ve dinleyenin akılsız olmadığı varsayılır. Bir kimse hakkında “onda şu fazilet vardır” dediğimizde, bunun belirli bir zamandaki insanlara göre söylendiği anlaşılır; başlangıçtan kıyamete kadar herkese üstün olduğu anlaşılmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de bazı peygamberler için zikredilen faziletler de böyledir; kendi zamanlarına göredir, bütün dünyaya göre değildir. Nitekim burada İbn Kesîr bu âyetleri ilk rahmet ve ilk nimet saymıştır; hâlbuki Hz. İsa (as), Hz. Musa (as), Hz. İbrahim (as) ve Hz. Nuh (as) da Allah’ın kelâmını getirmişlerdi. Ancak Resûl-i Kerîm’in (sav) ümmeti için bu, Allah tarafından gelen ilk rahmet olduğu için kendi zamanı itibarıyla ilk rahmet demiştir.

İbn Abbas (ra) “Hiye evvelü mâ nezele mine’l-Kur’ân” (Fethu’l-Beyân, Sûretü’l-Alak) der; yani Kur’ân’dan inen ilk kısım budur. Ebû Musa el-Eş’arî der ki: “Hâzihî evvelü sûretin unzilet alâ Muhammed (sav)” (Fethu’l-Beyân, Sûretü’l-Alak); yani Resûl-i Kerîm (sav)’e indirilen ilk sûre budur. Hz. Ayşe’den (ra) da aynı rivayet vardır. Sonra şöyle yazılmıştır:

“وَقَدْ ذَھَبَ الْـجُمْھُوْرُ اِلٰی اَنَّ ھٰذِہ السُّوْرَۃَ اَوَّلُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْاٰنِ ثُمَّ بَعْدَہٗ نٓ وَالْقَلَمِ ثُمَّ الْمُزَّمِّلُ ثُمَّ الْمُدَّثِّرُ” (Fethu’l-Beyân, Sûretü’l-Alak).

Yani çoğunluğun görüşü, Kur’ân’dan indirilen ilk sûrenin bu olduğu yönündedir. Bundan sonra Nûn ve’l-Kalem, sonra Müzzemmil, sonra da Müddessir indirilmiştir.

Aynı bağlamda Buhârî’de “Vahyin Başlangıcı” babı altında Câbir bin Abdullah’tan rivayet vardır ki Resûl-i Kerîm (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir defa evden çıkıyordum; Hira Mağarası’nda gelen o meleği gökte gördüm. Gök ile yer arasında bir kürsü üzerinde oturuyordu. Bundan çok etkilendim. Eve geldim ve ‘Zemmilûnî, zemmilûnî’ yani beni örtün, beni örtün dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ

يٰۤاَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَ رَبَّكَ فَكَبِّرْ وَ ثِيَابَكَ فَطَهِّرْ وَ الرُّجْزَ فَاهْجُرْ

âyetlerini indirdi. Yani “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar. Rabbini yücelt. Elbiseni temiz tut. Pislikten uzak dur.”  Bundan sonra vahiy art arda inmeye başladı (Sahih Buhârî, Kitâbü Bed’i’l-Vahy, Bâb Keyfe Kâne Bed’ü’l-Vahy).

Bu iki görüş arasında görünürde bir farklılık var gibi görünür. Hâzin ikinci rivayeti göz önünde bulundurarak “İkra”dan sonra Nûn ve’l-Kalem’in, sonra Müzzemmil’in, sonra Müddessir’in indiği sonucuna varmıştır. Oysa Buhârî’nin rivayetinden “İkra”dan sonra Müddessir’in indiği anlaşılmaktadır. Fakat bu ihtilaf gerçek bir ihtilaf değildir; aslında bir hususun tam anlaşılmamasından kaynaklanan bir farklılıktır.

Fetretü’l-Vahy (Vahye ara verilmesi) Dönemi

İnsanlar genellikle “اِقۡرَاۡ بِاسۡمِ رَبِّکَ الَّذِیۡ خَلَقَ ”tan sonra vahyin kesildiğini zannederler. Hâlbuki Buhârî’de nakledilen hadisten bu sonuç çıkmaz. Orada Resûl-i Kerîm’e (sav) vahyin indiği, bir süre sonra Varaka bin Nevfel’in vefat ettiği ve ardından fetret döneminin başladığı anlatılır. Bu hadiste aradaki süreden söz edilmez. Fetretü’l-vahy önemli bir mesele olduğu için zikredilmiştir; fakat bu, “İkra”dan hemen sonra fetret olduğu anlamına gelmez. Bilakis “İkra”dan sonra başka vahiyler de inmiş, fetret daha sonra meydana gelmiştir. Akla uygun olan da budur. Çünkü Allah-u Teâlâ

اِقۡرَاۡ بِاسۡمِ رَبِّکَ الَّذِیۡ خَلَقَ ۚ﴿۲﴾ خَلَقَ الۡاِنۡسَانَ مِنۡ عَلَقٍ ۚ﴿۳﴾اِقۡرَاۡ وَرَبُّکَ الۡاَکۡرَمُ ۙ﴿۴﴾الَّذِیۡ عَلَّمَ بِالۡقَلَمِ ۙ﴿۵﴾عَلَّمَ الۡاِنۡسَانَ مَا لَمۡ یَعۡلَمۡ ؕ﴿۶﴾

buyurduğunda burada henüz açık bir emir beyan edilmemiştir. O hâlde “İkra” ile hangi şeyin okunması kastedilmiştir? “İkra” kelimesi açıkça Resûl-i Kerîm’in (sav) insanlara söyleyeceği bazı sözler olduğunu gösterir. Bu sözlerin de “İkra”dan sonra inmiş olması gerekir. Nitekim “İkra”dan sonra “Nûn ve’l-Kalem” inmiş, ardından Müzzemmil Sûresi nazil olmuş, daha sonra fetret dönemi başlamıştır.

Benim kanaatime göre asıl olay şudur: “İkra”nın ilk âyetleri ile birlikte “Nûn ve’l-Kalem” ve Müzzemmil Sûresi’nin bir kısmı önce nazil olmuş, sonra fetretü’l-vahy gerçekleşmiş, onun bitiminde de Müddessir Sûresi nazil olmuştur.

Bilinmelidir ki, hadiste geçen “مَا اَنَا بِقَارِیءٍ” sözünün anlamı “Ben kitap okuyamam” demek değildir; çünkü orada ortada bir kitap yoktu. Gerçi bir rivayette Cebrâil’in elinde üzerinde yazı bulunan bir bez olduğu zikredilir. Fakat bu hadiste Cebrâil’in o bezi gösterip “Üzerindekini oku” dediği geçmez. Aksine aynı rivayette Resûl-i Kerîm’in (sav) “Ne okuyayım?” dediği de zikredilir. Eğer bir yazı gösterilmiş olsaydı “Ne okuyayım?” demezdi (Dürr-i Mensûr, Sûretü’l-Alak).

Gerçekte “مَا اَنَا بِقَارِیءٍ” ifadesi Resûl-i Kerîm (sav) tarafından tevazu olarak söylenmiştir. O, nübüvvet makamının ağır sorumluluklarını gereği gibi yerine getirip getiremeyeceğinden endişe ediyordu. Her peygamberin hâli böyledir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşıldığına göre Hz. Musa (as), Firavun’a gitmekle görevlendirildiğinde “Kardeşim Harun benden daha fasih (net ve güzel) konuşur, onu da benimle gönder; maksadımı güzel ifade edememekten korkarım” demiştir (Kasas: 35). Tevrat’ta ise Hz. Musa’nın kardeşinin adını anmayıp “Ey Rabbim, lütfen bu görevi başkasına ver” dediği yazılıdır (Çıkış 4:13). Yani “Ben bu hizmete ehil değilim, başkasını görevlendir” demiştir. Hz. Musa’nın ricası üzerine Hz. Harun (as) da görevlendirilmiştir. Fakat Hz. Musa kırk günlüğüne dağa çıktığında, Hz. Harun kavmi idare edememiş ve İsrailoğulları buzağıya tapmaya başlamışlardır (A‘râf: 143-151). Böylece Allah-u Teâlâ Hz. Musa’ya, seçimin aslında Kendi yaptığı şekilde doğru olduğunu göstermiştir.

Netice olarak Allah-u Teâlâ bir peygamberlik görevini büyük bir insana verdiğinde o tabiatı gereği ürperir, tereddüt eder ve görevini eksiksiz yerine getirememe korkusu taşır. Resûl-i Kerîm’de (sav) de haya, tevazu ve sorumluluğun büyüklüğünden doğan bir endişe vardı. Allah’ın azametini ve gani oluşunu biliyor, edep gereği “Bu göreve layık değilim, başkasını tayin et” demeyi de uygun görmüyordu. Bu sebeple, ârifane bir tevazu üslubuyla “Ben okuma bilmem” buyurdu. Hâlbuki o anda kendisinden yazılı bir şeyi okuması istenmemişti.

Aslında melek de sonunda maksadının yazılı bir şeyi okumak olmadığını ortaya koymuştur. “Karae” kelimesi hem yazılı bir şeyi okumak hem de bir sözü tekrar etmek anlamına gelir. Meleğin “İkra” demesinin manası yazılı bir metni okumak değildi; çünkü ortada yazılı bir metin yoktu. Maksat, meleğin söylediklerini sözlü olarak tekrar etmesiydi. Resûl-i Kerîm (sav) bu sözleri tekrar edince maksat hasıl olmuş ve melek geri dönmüştür.

Vahyin başlangıcı son derece önemli bir meseledir. Nitekim İbn Kesîr’in dediği gibi bu, Allah’ın kullarına verdiği ilk rahmet ve ilk nimettir. Bu sûrenin ilk âyetleri bu bakımdan özel bir öneme sahiptir; çünkü Kur’ân-ı Kerîm için bir çekirdek ve tohum hükmündedir. Diğer bütün Kur’ân bu âyetlerin ardından nazil olmuştur. Elbette Kur’ân’ın tamamı önemlidir; fakat duygusal bakımdan “ خَلَقَ الۡاِنۡسَانَ مِنۡ عَلَقٍ ۚ﴿۳﴾” اِقۡرَاۡ بِاسۡمِ رَبِّکَ الَّذِیۡ خَلَقَ ۚ﴿۲﴾” öyle âyetlerdir ki insan onları okuduğunda titrer ve “İşte Allah Teâlâ’nın beni Kur’ân’ıyla tanıştırdığı âyetler bunlardır” der.

Bu durum, dostların birbirleriyle ilk tanışmalarını anmaları yahut eşlerin nikâhlarının nasıl gerçekleştiğini heyecanla hatırlamaları gibidir. Basit dünyevî olaylar bile böyle bir değer taşıyorsa; kıyamete kadar insanlığa hidayet verecek olan, insanın yaratılış gayesini gerçekleştiren, insanı Allah’a yaklaştıran, Yaratıcı ile yaratılan arasında bağ kuran son ilahî kelâmın temelini teşkil eden âyetlerin önemi ve büyüklüğü nasıl inkâr edilebilir?

Nasıl ki eşler nikâhlarının nasıl gerçekleştiğini, dostlar dostluklarının nasıl başladığını zevkle anarlar; aynı şekilde “ خَلَقَ الۡاِنۡسَانَ مِنۡ عَلَقٍ ۚ﴿۳﴾” اِقۡرَاۡ بِاسۡمِ رَبِّکَ الَّذِیۡ خَلَقَ ۚ﴿۲﴾” sözleri de okunur okunmaz insanın kalbini coşturur, gözlerinde bir parıltı meydana getirir, uyuyan duygularını harekete geçirir ve insan “İşte Rabbimle buluşmama vesile olan âyetler bunlardır; insan ile Allah arasında bağı kuran ve kul ile Rab arasında olması gereken en yüce dostluğu tesis eden âyetler bunlardır” der.

Vahyin başlangıcı olayına düşmanların itirazları

Vahyin başlangıcı son derece önemli ve duygularda heyecan meydana getiren bir husustur. Bu sebeple düşmanların da özellikle bu konu üzerinde dikkatleri yoğunlaşmış ve bu ayetler ile vahyin başlangıcına dair olaylardan çeşitli şekillerde deliller getirerek Resûl-i Kerîm’i (sav) ve onun vahyini küçültmeye çalışmışlardır. Kimi vahyin bir aldatmaca olduğunu söylemiş, kimi vahyin bir hastalık nöbeti olduğunu iddia etmiştir. Nitekim “Zemmilûnî, zemmilûnî” yani beni örtün, beni örtün demesi buna delil olarak gösterilmiştir. Bazıları bunun hem hastalık hem de yalanın birleşimi olduğunu söylemiştir. Sonra olayın kendisine de itiraz edilmiştir. Onun endişelenmesine de itiraz edilerek vahiy konusunda şüphe etti yahut kendi kabiliyetinden şüphe ettiği ya da Allah-u Teâlâ’nın emrini yerine getirmekte tereddüt gösterdiği ileri sürülmüştür. Ayrıca bu vahyin mahiyetinin ne olduğu da sorgulanmıştır: Bu, Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü maddî bir manzara mıydı, yoksa bir rüya mıydı? (The Life of Mahomet, by W. Muir P.38,44,54,56. A Comprehensive Commentary on the Quran by Wherry P.191,259)

Kısacası çeşitli düşmanlar kendi üsluplarınca deliller ileri sürmüşlerdir. Gayrimüslim yazarların asıl amacı, Kur’ân-ı Kerîm’e saldırabilecekleri bir nokta bulmaktır. Nitekim bazıları şu yöntemi benimsemiştir: Bu vahyin, Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü bir manzara olduğunu; insan zihninin böyle bir manzarayı görmeye elverişli olmadığını; dolayısıyla bu olağanüstü ve metafizik manzaranın gerçekte (hâşâ)Resûl-i Kerîm’in (sav) beyninde sorun meydana gelerek deliliğin ortaya çıktığının bir işareti olduğunu söylemişlerdir. Fakat bazı başka muhalifler şöyle düşünmüşlerdir: Bazı kimseler delilik teorisini kabul etmeyebilir ve gerçekten böyle bir olayın meydana gelebileceğini benimseyebilirler. Eğer bunu kabul ederlerse, melek görme veya Allah-u Teâlâ ile konuşma hususunda Resûl-i Kerîm’i (sav) İsrailoğulları peygamberlerine benzetebilirler ki bu onlar için çok rahatsız edici bir durum olur. Bu sebeple şu iddiayı ortaya atmışlardır: Bu, Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü bir manzara değil, kendisine gelen bir rüyadır. Şüphesiz bu husus bizim rivayetlerimizde de zikredilmiştir. Nitekim İbn Hişâm şöyle yazar: “Allah-u Teâlâ’nın onu risâletiyle şereflendirdiği ve kullarına merhamet ettiği o gece gelince, Cebrâil (as) Allah-u Teâlâ’nın emriyle geldi.” Devamında Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: Cebrâil (as) bana geldi o esnada ben uyuyordum. Yanında üzerinde yazı bulunan ipek bir kumaş vardı. ‘Oku!’ dedi. Ben, ‘Ben okuma bilmem’ dedim. Bunun üzerine beni öyle sıktı ki, öldüğümü sandım. Sonra beni bıraktı ve yine, ‘Oku!’ dedi. Ben, ‘Ben okuma bilmem’ dedim. Yine beni öyle sıktı ki, öldüğümü sandım. Sonra beni bıraktı ve ‘Oku!’ dedi. Ben, ‘Ne okuyayım?’ dedim. Resûl-i Kerîm (sav) buyuruyor ki: “Bunu ancak, bana yaptığı şeyi tekrar yapmaması için bir çare olarak söyledim.” Bunun üzerine şöyle dedi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O ki kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” Resûl-i Kerîm (sav) buyuruyor ki: “Bunun üzerine ben bu cümleleri tekrar ettim.” Sonra o durdu ve yanımdan ayrıldı; ben de uykumdan uyandım. O anda sanki bu sözlerin tamamı kalbime yazılmış gibiydi.

Vahyin başlangıcı hakkında muhaliflerin itirazı ve bunun bir rüya olayı olduğu iddiası:

Bu rivayette açıkça “uyku” kelimesi geçmektedir. Onlar, bu rivayete dayanarak gerçekte bunun Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü bir rüya olduğu sonucunu çıkarmaktadırlar. Bu yorumu yapmaktaki maksatları şudur: Kitab-ı Mukaddes’in iddiasına göre Allah-u Teâlâ’nın melekleri insana yüz yüze görünür ve ona Allah-u Teâlâ’nın mesajını iletir. Eğer Resûl-i Kerîm’e (sav) meleğin görünmediğini, bunun sadece gördüğü bir rüya olduğunu ispat edebilirsek, o zaman Kitab-ı Mukaddes peygamberleriyle onun benzerliği ispatlanamayacaktır.

Her ne kadar Sahih-i Buhari ve Müsned Ahmed bin Hanbel’de Hz. Ayşe’den (ra) gelen hadiste açıkça Resûl-i Kerîm’in (sav) Cebrâil’i kendi gözleriyle gördüğü zikredilmişse de, bu hadis onların maksadına aykırı olduğu için, Buhari veya Müsned Ahmed bin Hanbel’deki hadise dayanmak yerine İbn Hişam’ın bu rivayetini esas alarak iddialarını temellendirirler ve derler ki Resûl-i Kerîm’e (sav) hiçbir melek gözleriyle görünmemiştir; sadece Hira’da gördüğü bir rüya söz konusudur. Bu rüyanın doğru olduğu kabul edilse bile, yine de İsrailoğulları peygamberleriyle benzerliği ispat edilemez; çünkü onlara Allah Teâlâ’nın melekleri yüz yüze görünürdü, Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü ise bir rüyaydı.

Resûl-i Kerîm’in (sav) zihninde (hâşâ)bir noksanlık meydana geldiğini ileri sürmek isteyenler ise İbn Hişam’ın rivayetini görmezden gelerek Buhari ve Müsned-i Ahmed bin Hanbel’de geçen, Resûl-i Kerîm (sav)’in meleği gördüğünü bildiren hadisi almışlardır. Onlara göre insan zihni böyle bir manzarayı göremeyeceği için bu manzara, (hâşâ) onun zihninin bozulduğunun bir işaretidir.

Vahyin başlangıcı hakkında Avrupalı yazarların itirazının asıl sebebi:

Bana göre Avrupalı yazarların niyeti ne olursa olsun, bu konudaki ihtilafın asıl sebebi keşfî tecrübenin mahiyetini anlamamalarıdır. Onlar dinden o kadar uzaklaşmışlardır ki keşfî manzaralar onlara pek nadir görünür; hatta rüyalar bile onlara çok az gelir. Gerçi ilahî sünnet gereği her tabakadan insana rüyalar gösterilir; ancak yine de Avrupalılar arasında öyle kimseler vardır ki bütün ömürleri boyunca hiç rüya görmemiştir. Bunun sebebi şudur: Gündüz çalışırlar, gece eğlenirler; sonra içki içip veya uyku ilaçları alıp yatarlar. Bu yüzden, Hz. Mesih Mev‘ud’un (as) yazdığı gibi, bedenini satan kadınların gördüğü rüyaları bile onlar göremezler. (Hakikatü’l-Vahy, Ruhânî Hazâin cilt 22, s. 5. )

Çünkü alkolün sarhoşluğu onların zihnini tamamen işlevsiz hâle getirir. Dolayısıyla bana göre bu konudaki ihtilaf, keşfî tecrübeyi anlamamaktan kaynaklanmıştır ve Batılılar bu ilimden mahrum oldukları için yanılmaktadırlar.

Keşfin mahiyeti

Aslında, insan keşfi gördüğünde, tecrübe sahiplerinin bildiği gibi, kendisi cezbedildiğini  ve bu dünyadan çekilip başka bir âleme götürüldüğünün farkına vardığı halde etrafındaki her şey gibi, kendisi duvarlarını  ev eşyalarını görür. Fakat buna rağmen üzerinde başka bir hâlin meydana geldiğini ve bunun kendisini bu dünyadan ayırdığını hisseder. Bu hâl sona erdiğinde de insan sanki olağanüstü bir durumdan tekrar normal duyularına dönmüş gibi olur. Bu durum, radyonun bir frekanstan başka bir frekansa geçirilmesine benzer. Önce bu dünyadan çekilip başka bir âleme götürüldüğünü hisseder; o hâl sona erince de bir anda başka bir âlemden bu dünyaya geri getirildiğini hisseder. Eğer böyle olmasaydı, insan gördüğünün Allah Teâlâ’dan mı yoksa kendi nefsinden mi olduğunu ayırt edemezdi.

Bu hâl tam bir uyku olmadığı için “uyanıkken gördüm” de denir; uyanıklık hâli üzerinde özel bir tasarruf bulunduğu için de uyku hâlinde gördüm denir. Ben bu konuda tecrübe sahibi olduğum için şaşılacak bir şey görmüyorum. Dolayısıyla Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü şey maddî bir manzara değildi. Fakat zahirî duyuları çalışır durumda olduğu için buna uyanıklık hali de denebilir. Gerçekte keşf, uyku ile uyanıklık arasında bir hâlin adıdır. Tam bir uyku olmadığı için “uyanıkken gördüm” denir; uyanıklık hâline özel bir tasarruf bulunduğu için de “uyku hâlinde gördüm” denir. Resûl-i Kerîm (sav) de bir yerde “uyanıkken böyle bir manzara gördüm” buyurmuş, başka bir yerde ise “uyku hâlinde böyle bir manzara gördüm” buyurmuş olabilir. Keşif ehli kimseler bu tür ifadeleri sürekli kullanırlar. Bazen “bu manzarayı gördükten sonra uyandım” derler; maksatları cezp hâlinden normal duruma dönmektir. Bazen de “uyanıkken gördüm” derler; maksatları zahirî duyularının da faal olduğudur. Dolayısıyla bu iki ifade arasında bir çelişki yoktur. Avrupalı yazarların yanılgısı, keşfin mahiyetini anlamamalarından kaynaklanmaktadır.

Müsned Ahmed bin Hanbel ve Buhari’deki hadisi şu şekilde de açıklamak mümkündür: Bazen rüya kelimesi açıkça kullanılmaz. Nitekim Hz. Yusuf’un (as) kıssasında Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Yusuf’un rüyası hakkında şöyle buyurur:

“اِنِّيْ رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَّ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ لِيْ سٰجِدِيْنَ”

(Yusuf: 5) yani, “Ben on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm; bana secde ediyorlardı.” Burada rüya kelimesi geçmez, sadece “gördüm” denir. Fakat bir sonraki ayette Hz. Yakub (as),

“يٰبُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰۤى اِخْوَتِكَ” (Yusuf: 6)

Yani, “Ey oğlum, bu rüyanı kardeşlerine anlatma” der. Görülüyor ki bir ayette zahirî görme gibi ifade edilmiş, diğerinde ise rüya olarak adlandırılmıştır. Bu, Arapçada yaygın bir anlatım tarzıdır; buradan bir çelişki çıkarılamaz.

Gerçek şu ki, farklı dillerde farklı deyimler vardır. Arapçada bu tür manzaralar için “ru’yâ” kelimesi kullanılır; bu kelime aslında “görmek” anlamındadır. Her ne kadar örfte uykuda görülen şeyler için de kullanılsa da Farsça bu durum için “hâb” kelimesini üretmiştir ki bu kelime doğrudan “uyku” anlamına gelir. Bu da Arapçanın üstünlüğüne işaret eden bir farktır. Kur’ân-ı Kerîm her yerde “ru’yâ” kelimesini kullanmıştır ve bu, gerçekte asıl uyanıklık hâlinin insanın Allah-u Teâlâ ile konuştuğu hâl olduğuna işaret eder; zahiren uyku veya cezbe hâli bulunsa bile.

İranlılar bu inceliğe vâkıf olmadıkları için “hâb”(rüya) kelimesini türetmişlerdir; hâlbuki bu kelime sadece uyku anlamına gelir. Dolayısıyla Resûl-i Kerîm (sav) bir yerde “uykudan uyandım” buyurmuş, başka bir yerde ise sadece “böyle bir manzara gördüm” demişse bunda bir çelişki yoktur. Bu, Hz. Yusuf’un (as)’ “on bir yıldız ile güneş ve ayın secde ettiğini gördüm” demesinde rüya kelimesini kullanmaması; fakat Hz. Yakub’un (as) aynı manzara için “ru’yâ” kelimesini kullanmasına benzer.

Nitekim Hz. Ayşe (ra) da bu anlamda “ru’yâ” kelimesini kullanmıştır. Şöyle buyurur:

اَوَّلُ مَا بُدِئَ بِہٖ رَسُوْلُ اللہِ صَلَّی اللہُ عَلَیْہِ وَسَلَّمَ مِنَ الْوَحْیِ الرُّؤْیَا الصَّادِقَۃُ فِی النَّوْمِ فَکَانَ لَا یَرٰی رُؤْیًا اِلَّا جَاءَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ (صحیح بخاری کتاب بدء الوحی باب کیف کان بدء الوحی)

Yani Resûl-i Kerîm’e (sav) vahyin başlangıcı sadık rüyalarla oldu; gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi apaçık gerçekleşirdi. (Sahih Buhari, Kitâbu Bed’i’l-Vahy, Bâb Keyfe Kâne Bed’u’l-Vahy) Burada “ru’yâ” kelimesi açıkça uykuda görülen şeyler için kullanılmıştır.

Dolayısıyla Avrupalı yazarların ileri sürdüğü ihtilaf gerçekte bir ihtilaf değil, dildeki deyimi anlamamaktan kaynaklanan bir sonuçtur. Eğer Resûl-i Kerîm’in (sav) gördüğü şey bir ru’yâ idiyse bile, bizim kesin kanaatimize göre bu, insanın üzerine tam uyku hâlinin çöktüğü türden bir rüya değildi. Nitekim Hz. Ayşe (ra) da bir ayrım yapmaktadır. Bir taraftan “Resûlullah (sav)’e vahyin başlangıcı uykuda görülen sadık rüyalarla oldu” derken; Cebrâil’in, Resûl-i Kerîm (sav)’e geldiği ikinci vahiy hakkında “Ona melek geldi” demektedir.

Vahyin başlangıcı olayı bir rüya olayı değildir.

Bundan anlaşılmaktadır ki Hz. Ayşe (ra) bu iki manzara arasında fark gözetmektedir. Bunun açık anlamı şudur: Hira Mağarası’nda Peygamber Efendimize gösterilen manzara derin uykuya ait değildi; keşfî bir uyku hâline aitti. İbn Hişam’daki rivayette geçen ifadeler de derin uyku anlamında değil, keşfî uyku anlamındadır. “Sonra uyandım” sözünün manası da sadece şudur: Keşfî hâlim sona erdi. Dolayısıyla İbn Hişam’ın rivayeti ile Buhari ve Müsned Ahmed bin Hanbel’deki hadis arasında hiçbir çelişki yoktur; bilakis her ikisinin manası aynıdır.

Avrupalı yazarların vahyin başlangıcı hakkındaki ikinci itirazı:

İkinci olarak şu soru sorulmaktadır: Resûl-i Kerîm (sav) gördüğü ru’yâ hakkında şüphe mi etmişti? Bu soru şu hususlara dayandırılmaktadır:

a. Resûl-i Kerîm (sav) korku içinde Hz. Hatice’nin (ra) yanına geldi.

b. Hz. Hatice’ye “kendim hakkında korkuya kapıldım” buyurdu.

c. Vahyin kesintiye uğradığı dönemde kendisini helâk etmeyi istediği, Buhari ve Müsned Ahmed bin Hanbel’de zikredilmektedir.

Vahyin başlangıcında Peygamber Efendimiz ’in (sav) ürpermesinin sebebi:

Bu sorunun cevabı şudur: Ürpermesi ve “kendim hakkında korkuya kapıldım” demesi, her kâmil insanın içinde bulunan şu duygudan kaynaklanır: Acaba görevimi yerine getirebilecek miyim? Hafif karakterli veya alt seviyede bir kimseye bir görev verildiğinde, sonuçlarını düşünmeden ve işin önemini kavramadan hemen “Bu ne ki, hemen yaparım” der. Fakat akıllı insanın durumu böyle değildir; onun kalbinde hemen bir endişe belirir: Acaba görevimi hakkıyla yerine getirebilecek miyim? Görev ehli ile ehli olmayan arasındaki fark budur. Görev ehli olan hemen sorumluluğun ağırlığını hisseder; ehli olmayan ise hiçbir şey hissetmez, işi kolay sanır.

Kanaatimce, mevcut savaşta General Alexander, General Montgomery veya Lord Mountbatten’e verilen görev, Hintli bir astsubaya verilse ve ona “Ordulara kumanda edebilir misin?” diye sorulsa, düşünmeden “Evet, pekâlâ yaparım” derdi. Fakat bu büyük komutanlara görev verildiğinde, sorumluluk duygusundan dolayı kalplerinde bir korku doğmuştur: Acaba vazifemizi gereği gibi yerine getirebilecek miyiz? Dolayısıyla bir görevin verilmesi üzerine kalpte endişe doğması, eksikliğin değil, tam bilginin ve sorumluluk şuurunun göstergesidir. Resûl-i Kerîm’in (sav) vahyin inişi üzerine ürpermesi ve Hz. Hatice’ye (ra) bu hâlini ifade etmesi de işin önemini kavradığını göstermektedir. Allah-u Teâlâ dünya ıslahı görevini kendisine verdiğinde, onda hemen şu endişe doğmuştur: Bana verilen bu büyük vazifeyi ilahî murada uygun biçimde yerine getirebilecek miyim?

İlk vahiyde bu görev açıkça belirtilmişti:

“اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِيْ خَلَقَ۔ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ۔ اِقْرَاْ وَ رَبُّكَ الْاَكْرَمُ۔ الَّذِيْ عَلَّمَ بِالْقَلَمِ۔ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ۔ “

Bu ayetlerin özeti şudur: Allah-u Teâlâ Resûl-i Kerîm’e (sav), bugün kalem sahibi olan, büyük ilimlerin uzmanı sayılan, kendi tecrübe ve bilgi ufuklarıyla övünen kimselere, onların zihinlerinin köşesinde bile bulunmayan ilimleri öğretmesini; bugün dünyada hiçbir kitapta bulunmayan hakikatlerle onları tanıştırmasını emretmiştir.

Açıktır ki okuma yazma bilmeyen bir kişiye, “Dünya nice kitaplar yazdı ama insanlığa gerçek hidayeti veremedi; şimdi biz bu görevi sana veriyoruz, büyük kitapların öğretemediğini sen bizim emrimizle öğret” denilirse, onun bedenini bir titreme sarar: Bu kadar büyük işi nasıl yapabilirim? Elbette bir deli bunu duyunca sevinir ve “Bu ne ki?” der. Fakat akıllı insanın kalbi korkuyla dolar.

Resûl-i Kerîm’in (sav) “Kendim hakkında korkuya kapıldım” buyurması, onun kâmil ilmine güçlü bir delildir. Bu olaydan (hâşâ) onun zihninde bir noksanlık bulunduğu sonucunu çıkaranlar şunu düşünmelidir: Deli hiç ürperir mi? Ona “Dünyayı fethedebilir misin?” dense hemen “Elbette” der. Fakat sorumluluğun bilincinde olan, görevin önemini kavrayan, vazifesini yerine getirmek için her fedakârlığa hazır olan kimse görevi alınca titrer.

İslâm tarihinde bunun açık bir örneği vardır. Ömer bin Hattab (ra), hilafeti süresince sekiz yıl içinde dünyanın çehresini değiştirmiş, Roma ve İran’ı mağlup etmiş, Arap sınırlarına İslâm ordularını göndererek orayı her türlü tehlikeden emin hâle getirmiştir. İslâm ve Müslümanların menfaati için öyle işler yapmıştır ki kıyamete kadar canlı bir hatıra olarak kalacaktır. Fakat Roma’yı mağlup ettiğinde, İran’ı mağlup ettiğinde, bu iki büyük imparatorluk İslâm ordularının ardı ardına hücumlarıyla parçalanıp dağıldığında, Ömer’in adı bütün dünyada yankılanmaya başladığında ve düşmanlar bile onun çok büyük bir iş yaptığını kabul ettiğinde, bizzat Ömer’in hâli neydi?

Tarihte yazıldığına göre, vefatı yaklaşırken dilinden sürekli şu sözler dökülüyordu: “Ey Rabbim! Ben son derece zayıf ve hata eden bir kimseyim. Görevim sırasında ne gibi hatalar yapmış olduğumu bilmiyorum. Allah’ım! Hatalarımdan dolayı pişmanım, kusurlarımdan dolayı mahcubum. Kendimi herhangi bir mükâfata layık görmüyorum. Sadece şu kadarını diliyorum: Beni azabından koru.”  (İbn Sa‘d, et-Tabakātü’l-Kübrâ, Ömer’in hilafeti bahsi).

Düşünün ve dikkat edin, bu sözlerden Ömer bin Hattab’ın ne kadar yüce bir makam sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Allah-u Teâlâ tarafından kendisine bir görev verilmişti ve o da bu görevi öyle mükemmel bir şekilde yerine getirmişti ki Avrupa’nın en acımasız düşmanları bile bu işin büyüklüğünü kabul etmek zorunda kalmışlardı. Fakat kalbi Allah korkusuyla dolu olduğu için şöyle düşünmüştü: Evet, ben bir iş yaptım; fakat belki Allah-u Teâlâ bundan daha fazlasını istiyordu. Benim güzel gördüğüm bir iş, Allah katında güzel olmayabilir. İşte bu sebeple, böylesine büyük işler yapmış olmasına rağmen vefat anında ıstırap içindeydi ve dilinden tekrar tekrar şu sözler dökülüyordu:

“Ey Allah’ım! Senden herhangi bir mükâfat istemiyorum. Sadece beni azabından korumanı diliyorum. Çünkü biliyorum ki ben aslında bir şey yapmış değilim. Hizmetin hakkını olması gerektiği şekilde yerine getiremedim.”

Aynı şekilde Resûl-i Kerîm’e (sav) vahiy indikten sonra gelen o ürperti ve endişenin sebebi de buydu: Kalbinde, Allah-u Teâlâ tarafından kendisine tevdi edilen o büyük vazifeyi acaba gereği gibi yerine getirip getiremeyeceği korkusu doğmuştu. Dolayısıyla Resûl-i Kerîm’in (sav) bu hâli, vahiyden şüphe ettiği için değildi; bilakis Allah-u Teâlâ’nın yüceliğinin insan aklının çok ötesinde olduğuna dair tam bir imanının neticesiydi. Onu düşündüren şey şuydu: Bu görev uğrunda ne kadar fedakârlık yaparsam yapayım, acaba Allah’ın muradına uygun bir şekilde görevimi yapabilecek miyim?

Allah-u Teâlâ’nın yüce makamından korkmak bir suç değil, bilakis en yüksek derecede bir fazilettir. Allah’ın azametini göz önünde bulundurarak duyulan bu korku kötü değil; aksine Resûl-i Kerîm’in (sav) tertemiz kalbinde bulunan eşsiz ilahî korkunun apaçık bir delilidir.

Vahyin kesildiği dönemde dağdan atlama teşebbüsü keşfî bir olaydır:

Geriye, kendisini öldürmeyi istemesi meselesi kalıyor. Öncelikle diğer hadisler bunu teyit etmez. Fakat bu rivayet kabul edilse bile açıkça anlaşılmaktadır ki böyle bir davranış vahyin kesilmesinden sonra söz konusu olmuştur. Eğer kalbinde (hâşâ)bana şeytan kendi sözünü indirdi yahut ilahî kelâm hakkında bir şüphem var şeklinde bir düşünce bulunsaydı, o takdirde intihar etmeyi vahyin inişi sırasında düşünmesi gerekirdi.

Oysa hadislerde, vahyin kesintiye uğramasından (fetret döneminden) sonra böyle bir düşüncenin ortaya çıktığı zikredilmektedir. Bu da endişenin şu olduğunu gösterir: Acaba benim bir davranışım yüzünden Allah-u Teâlâ benden hoşnutsuz oldu da benimle konuşmayı bıraktı mı? Bu kadar zaman geçti ve bana O’nun kelâmı inmedi. Eğer vahiy hakkında bir şüphesi olsaydı, vahiy bir süre kesildiğinde sevinmesi ve “Elhamdülillah, bir beladan kurtuldum” demesi gerekirdi.

Fakat bütün hadisler ittifakla şunu anlatır: Vahyin kesilmesi üzerine Resûl-i Kerîm’de (sav) bir endişe ve sıkıntı doğmuştur. Bu da gösterir ki vahyin veya ilhamların doğruluğu hakkında hiçbir şüphesi yoktu. Onun korkusu sadece şuydu: Acaba bir davranışım sebebiyle Allah-u Teâlâ bana darıldı mı? Dolayısıyla bu olay da vahiy hakkında bir şüphe bulunduğunu göstermemektedir.

Burada şunu da belirtmek isterim ki her ne kadar bu olayı bir şekilde yorumlayarak Avrupalı yazarların Resûl-i Kerîm (sav) hakkında ileri sürdükleri itirazı reddetmiş olsam da sahih hadislerde birkaç defa dağların tepelerinden kendisini atmak istediğinin zikredilmiş olması sebebiyle bu olayı tamamen inkâr edemeyiz. Ancak bununla birlikte, insanların bu olayı anlamada ciddi bir yanılgıya düştüklerini düşünüyorum.

Onlar bunu hadislerde geçen zahirî bir olay olarak kabul ederler: Güya Resûl-i Kerîm (sav)    (hâşâ) intihar maksadıyla dağa çıkar, kendisini aşağı atmak ister; tam o sırada Cebrâil seslenir: “Bunu yapma! Sen gerçekten Allah’ın Resûlüsün.” Bunun üzerine o durur ve evine geri döner.

İnsanlar bu olayı zahirî anlamda yorumlayarak hem kendileri yanılmakta hem de başkalarını yanılgıya düşürmektedirler. Oysa bu zahirî bir olay değil, keşfî bir olaydır. Keşf hâlinde Resûl-i Kerîm (sav) kendisini dağlarda dolaşırken ve aşağı atmak isterken görmekte, fakat melek ona seslenmektedir: “Bunu yapma; sen gerçekten Allah-u Teâlâ’nın Resûlüsün.”

Asıl mesele şudur: Resûl-i Kerîm (sav)’in kalbinde sık sık şu düşünceler doğuyordu: “Ben bu kadar büyük bir işi nasıl başaracağım? Ya Allah-u Teâlâ’nın hoşnutsuzluğuna uğrarsam?” İşte bu sebeple Allah-u Teâlâ, onun bu düşüncelerini keşfî bir surette şu şekilde gösterdi: Sanki dağların tepelerinden kendisini aşağı atmak istemekteydi; fakat melek sesleniyordu: “Ey Muhammed! Şüphesiz sen gerçekten Allah’ın Resûlüsün. Sen mutlaka maksadında başarılı olacaksın; çünkü Allah-u Teâlâ seni bu amaç için görevlendirmiştir.” Dolayısıyla bana göre bu zahirî bir olay değil, Resûl-i Kerîm’in (sav) iç dünyasındaki düşüncelerin temsil edildiği bir keşftir.

Gerçekten rüyada bir kimse kendisini dağdan aşağı atarken görse ve gerçekten düştüğünü görse, bu kötü bir olayın meydana geleceğine ve helâk olacağına işaret eder. Fakat rüyada dağdan düşer ama ölmezse, bu büyük bir hata yapacağına veya büyük bir iş gerçekleştireceğine, bunun sonucunda bir sarsıntı yaşayacağına fakat yine de helâk olmayacağına delâlet eder. Eğer bir kimse rüyasında dağdan düşmek üzereyken bir meleğin ona “Niçin korkuyorsun?” dediğini görürse, bu onun büyük bir işe girişeceğini; görünüşte tehlike bulunsa da sonunda helâk olmayacağını, bilakis başarılı ve muradına ermiş olacağını gösterir. Eğer biz bu olayı zahirî kabul etsek bile, yine de bu, Resûl-i Kerîm’in (sav) kalbinde bulunan ilahî korkunun bir delilidir. Çünkü böyle bir durum vahyin inişi sırasında değil, vahyin kesildiği dönemde söz konusu olmuştur. Bu da açıkça gösterir ki endişesi şuydu: Acaba bir davranışım sebebiyle Allah-u Teâlâ benden hoşnutsuz olup benimle konuşmayı bırakmış olabilir mi? Ancak bana göre bu zahirî bir olay değildir. Bunun delillerinden biri de şudur: Her defasında melek görünmekte ve ona başarı müjdesi vermektedir. Meleğin ortaya çıkması başlı başına bunun zahirî bir olay olmadığının bir göstergesidir. İkinci delil ise Kur’ân-ı Kerîm’de bu olayın hiç zikredilmemiş olmasıdır.

Şimdi vahiy meselesine gelelim. Düşmanlar diyorlar ki o anda “Beni örtün, beni örtün” demesi bunun bir hastalık nöbeti olduğunun delilidir. Güya kendisine bir histeri krizi gelmiş ve ev halkına “Çabuk üzerimi örtün!” demiştir. Fakat bu iddia da vahiy gerçeğini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Asıl mesele şudur ki, vahiy tecrübesi yaşayanların bildiği üzere ilahî vahyin inişi sırasında öylesine bir korku ve ağırlık iner ki insanın bütün eklemleri titrer. Çünkü bu, Allah’a yakınlık makamıdır. Bir hükümdarın huzuruna kabul edilmenin hâlini ancak saray ehli bilir; başkası bunu nasıl anlayabilir? Dolayısıyla bu hâl, Allah-u Teâlâ’nın huzurunda elde edilen o yakınlıktan kaynaklanıyordu. Fakat maneviyat âlemine tamamen yabancı olanlar ve Allah’a yakınlıktan doğu ile batı kadar uzak bulunanlar bu hakikati anlayamazlar. Ayrıca şu soru da sorulmalıdır: Delilik hastalığına yakalanan kimselerin durumu sadece bir örtüye sarınmalarından mı anlaşılır? Bu tıbbî bir ölçü müdür ki, “Üzerine örtü alan kişi delidir” denilsin? Hangi doktor birine, “Falan manzarayı gördüğünde üzerine örtü alıyor musun, almıyor musun?” diye sorar? Sırf “Beni örtün, beni örtün” sözlerinden hareketle, İslâm karşıtlarının Resûl-i Kerîm’in (sav) (hâşâ) zihninde bir bozukluk meydana geldiği sonucunu çıkarmaları tamamen akıl dışı bir çıkarımdır. Evet, o anda bir ürperti ve heyecan hâli meydana gelmiştir. Fakat heyecan duymak asla ruhsal, zihinsel veya bedensel bir kusurun delili değildir. Bilakis bu, onun kalbinde bulunan ilahî haşyetin bir göstergesidir.

Bazı insanlar basit dünyevî olaylar karşısında bile öylesine etkilenirler ki terlemeye başlarlar. Bir amir, altındaki kişiyi bir hata sebebiyle uyardığında veya bir mesele hakkında sorguya çekildiğinde öyle bir heyecana kapılırlar ki elleri ayakları titrer, hatta bazen ter dökerler.

Basit bir yöneticinin heybeti karşısında insanın hâli böyle oluyorsa, Allah-u Teâlâ’nın azameti, celâli ve kudretinin Resûlullah (sav) üzerinde ne kadar derin bir tesir bırakmış olabileceğini düşünmek gerekir.

Vahyin inişinden sonra Hz. Resulüllah’ın (sav) örtünmesinin sebebi

Kendisi eğer “Zemmilûnî, zemmilûnî” dediyse, bunun sebebi gerçekte ilahî kelâmın heybetinin onun üzerine çökmüş olmasıydı. Bir müddet uzanıp gücünü toplamak istemişti. Bunu deliliğin sonucu sayanlara biz soruyoruz: Üzerine örtü almak delilik alameti midir? Biz hiçbir zaman bir doktorun, delilik belirtileri görülen bir hastanın yanına gidip hastanın yakınlarına “Bu hasta hiç örtü örtüyor mu?” diye sorduğunu duymadık. Eğer örtü örtüyorsa mutlaka delidir, örtmüyorsa deli değildir şeklinde bir soru bugüne kadar hiçbir doktor tarafından sorulmamıştır. O hâlde sırf örtü örtmesinden hareketle İslam muhaliflerinin, haşa, Resûl-i Kerîm’e (sav) delilik isnadında bulunmaları, onların kendi akıl noksanlıklarının bir göstergesidir. Asıl bakılması gereken husus, Hz. Resulüllah’ın (sav)diğer hâllerinin de delice olup olmadığıdır.

Şu açıktır ki her olağanüstü kabiliyete sahip kişinin durumu başkalarından farklı olur. Matematikte olağanüstü yeteneği olan bir kimse, sıradan matematik bilenlerden açıkça ayrılır. Tarih bilgisi olağanüstü olan bir kimse, sıradan tarih bilenlerden farklı görünür. Tıpta olağanüstü bilgiye sahip bir kimse, bu alandaki sıradan kimselerden seçkin bir konuma sahiptir. Bazen hastalık basit görünür; sıradan bir doktor ona sıradan bir tedavi uygular; fakat uzman bir doktor hastalığın şiddetini anlayarak hemen başka bir tedavi önerir. Yahut sıradan doktor hastalığı ağır zannederken, uzman onun hafif olduğunu derhal kavrar. Bilimde de durum böyledir. Bir kimse basit meseleleri bilir; bir diğeri ise bilimin en ince ayrıntılarına ulaşır ve dünyada önemli icatlara vesile olur. Kısacası farklı kabiliyetler vardır ve bunlar farklı insanlarda bulunur. Kimisinin kabiliyeti sıradandır, kimisinin ise olağanüstüdür ve yaptığı işte başkalarından açıkça ayrılır. Fakat bir kimsede olağanüstü kabiliyet bulunması, onun deli olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde olağanüstü sağlığa sahip birinin hâli de başkalarından farklıdır. O hâlde sırf olağanüstü kabiliyetten dolayı bir kimsenin farklı bir durumda olması, onun hakkında delilik hükmü vermeyi gerektirmez. Bunu yapan kimse, dünyanın bütün ilerlemesinin delilere bağlı olduğunu iddia etmiş olur. Böyle bir kimse kendisi deli değil midir?

Soru şudur: Allah-u Teâlâ insana aklı niçin vermiştir? Eğer aklın amacı yüksek işler yapmaksa, o hâlde yüksek işler yapmak aklın alameti olur, deliliğin değil. Bir kimsenin durumu başkalarından farklıysa, bakılacak şey şudur: Onun hâli insanlığın ilerlemesine mi sebep oluyor, yoksa gerilemesine mi? Eğer olağanüstü oluşu insanlığın ilerlemesine vesile oluyorsa, bu değişimin aklın artışından kaynaklandığı kabul edilmelidir. Eğer insanlığın yıkımına ve bozulmasına sebep oluyorsa, o zaman bunun delilikten kaynaklandığı söylenebilir. Velhasıl sırf bir kimsenin durumunun değişmesi veya olağanüstü kabiliyet göstermesi, onun deliliğinin göstergesi olamaz.

Düşman bugün şu itirazı ileri sürmektedir: Vahyin inişi sırasında yaşanan hâller, haşa, Resûl-i Kerîm’in (sav) zihninde bir kusur meydana geldiğini göstermektedir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm daha ilk ayetlerinde bu soruya ayrıntılı şekilde cevap vermiş ve bu itirazın bütünüyle bir ahmaklığa dayandığını bildirmiştir. Nitekim bu itirazın cevabı Kalem Suresinde “nûn vel kalem” ifadesinde mevcuttur. Müfessirler kabul ederler ki , Resûl-i Kerîm’e (sav) Alak Suresinin ilk ayetlerinin inişinden hemen sonra Kalem Suresinin ayetleri nazil olmuştur ve bu ayetler, insanlar arasında onun zihninde bir kusur bulunduğu düşüncesinin tamamen yanlış olduğunu bildirmektedir. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in öyle bir mucizesidir ki gayrimüslimler insafla üzerinde düşünseler bunun insan sözü değil, Allah tarafından indirilmiş bir kelâm olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar.

Henüz dünya bu itirazı ileri sürmemişken Allah-u Teâlâ Arş’tan görmüş ve bir gün düşmanın vahyin mahiyetini anlamayarak Resûl-i Kerîm’e (sav), haşa, deli diyeceğini bildirmiştir. Nitekim ona gelen ikinci vahiyde Allah-u Teâlâ bu şüpheyi gidererek şöyle buyurmuştur: “نٓ وَالۡقَلَمِ وَمَا یَسۡطُرُوۡنَ مَاۤ اَنۡتَ بِنِعۡمَۃِ رَبِّکَ بِمَجۡنُوۡنٍ” (Kalem: 2-3). Yani, andolsun ki biz hokka ve kalemi ve onlarla yazılan dünyadaki bütün yazıları şahit olarak takdim ederiz ki Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin.

Bu ikinci suredir ve daha başında, ilk vahiyden dolayı insanların kalplerinde doğabilecek itiraza Allah-u Teâlâ cevap vermiştir: Kalem ve mürekkebin yazdığı bütün ilimler şahittir ki sen deli değilsin. Eğer ilimleri yazanlar âlim sayılıyorsa, sen onlardan daha üstün bir ilim beyan ediyorsun. Onlar basit ilimlerle âlim sayılırken, sen yüce ilimle nasıl deli sayılabilirsin? Sen onlardan daha büyük bir âlim sayılırsın; onlardan farklı oluşun ilmin fazlalığındandır, eksikliğinden değil.

Senin deli olmadığının delili şudur: Dünyada mevcut olan bütün manevî gelişmeler ve dinle ilgili ilimler karşısında sen insanlığa daha önce bilmediklerini öğreteceksin. Bu da senin zihninde bir kusur bulunmadığının delilidir. Eğer seni deli sayacaklarsa, dünyada ilimleri yayan ve insanlığa ilmî ve manevî bakımdan büyük hizmette bulunan herkesi de deli saymaları gerekir. Fakat onları deli saymıyorlarsa seni hangi yüzle deli sayabilirler?

Dünyada biri bir ilim hakkında kitap yazdığında ona deli demezler; bilakis “Büyük bir âlimdir, anlayışlıdır, ilmin inceliklerini güzelce açıklamıştır” derler. Oysa sen her ilmin öyle noktalarını beyan ediyorsun ki o ilmin büyük uzmanlarının bile dikkatinden kaçmıştır. Onlar tek bir ilme biraz ışık tuttuklarında âlim sayılıyorlarsa, sen bütün manevî, ahlâkî, iktisadî, hukukî, siyasî ve ailevî ilimlerde onların uzmanlarından daha fazla açıklık getirirken nasıl deli sayılabilirsin?

Birine deli demek için bir sebep gerekir. Eğer sen büyük âlimlerin bile yapmadığını yapıyorsan, seni deli diye nitelendirmek nasıl mümkün olabilir? İnsanların ne büyük bir ahmaklığıdır ki akıl ile delilik, ilim ile cehalet arasında doğu ile batı kadar fark olduğunu anlayamıyorlar. Sen dünyaya büyük âlimlerin hayal bile edemediği ilim hazinelerini sunuyorsan, bunun karşılığı seni büyük bir âlim olarak kabul etmektir; deli demek değil.

İşte Allah-u Teâlâ bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyurur:

“نٓ وَالۡقَلَمِ وَمَا یَسۡطُرُوۡنَ مَاۤ اَنۡتَ بِنِعۡمَۃِ رَبِّکَ بِمَجۡنُوۡنٍ”

Ey insanlar! Bugüne kadar kalem ve mürekkeple yazılan her şeyi Muhammed Resûlullah’ın (sav) doğruluğuna ve deli olmadığına delil olarak önünüze koyuyoruz. Ahlâk ilmi üzerine kitap yazana âlim diyorsunuz; akaid üzerine yazana âlim diyorsunuz, siyasette yeni bir yol açana âlim diyorsunuz; iktisatta yeni mesele ortaya koyana âlim diyorsunuz; aile hayatına yeni bakış getiren kimseye âlim diyorsunuz. Fakat Muhammed Resûlullah (sav) öyle bir zattır ki yazılan bütün ilmi kitaplar, onun ilmi karşısında hiç mesabesindedir. Kalemler onun karşısında kırılmış, âlimler susmuştur. O, dünyaya bir irfan denizi akıtmış ve bitmez tükenmez bir ilim hazinesi sunmuştur.

Eğer taassubu bırakır ve insafla bakarsanız, onun olağanüstü kabiliyetinin olağanüstü ilminin ve semavî destek ve hidayetin sonucu olduğunu, haşa, cehaletin sonucu olmadığını kolayca anlarsınız. Deli ile olağanüstü akıllı ve büyük âlim ile büyük cahil arasında bir benzerlik olduğu doğrudur. Her ikisinde de olağanüstü bir güç bulunur. Fakat fark şudur: Biri aşağıya doğru olağanüstü şekilde düşer, diğeri yukarıya doğru olağanüstü şekilde yükselir. Olağanüstü bilgi sahibi olan, büyük âlimlerin bile aklına gelmeyen şeyleri söyler; olağanüstü cehalet sahibi olan ise en büyük cahillerin bile söylemeyeceği sözler söyler. O hâlde sırf olağanüstü kabiliyetten dolayı farklı olmak, delilik alameti değildir. Asıl bakılması gereken, bu değişimin insanlığa fayda mı yoksa zarar mı getirdiğidir. Eğer fayda getiriyorsa, bunu deliliğe bağlamak mümkün değildir.

Allah tarafından sunulan bu delil ne kadar sağlam ve gerçektir; üstelik vahyin henüz başlangıcında verilmiştir. Ben bunun da Kur’ân-ı Kerîm’in büyük bir mucizesi olduğunu düşünüyorum: Daha vahyin başında, İslam düşmanlarının ileride yapacağı itiraza cevap verilmiştir; hem de henüz Mekke halkı önünde peygamberlik iddiası bile açıklanmamışken. Herkes kabul eder ki Resûl-i Kerîm (sav), Müddessir Suresinin ilk ayetlerinin inişinden sonra Mekke halkına tebliğini yapmıştır. Fakat Kalem Suresinin ilk ayetleri “اِقۡرَاۡ بِاسۡمِ رَبِّکَ الَّذِیۡ خَلَقَ” ayetinden hemen sonra nazil olmuştur. Yani daha peygamberliğini ilan etmeden önce Allah-u Teâlâ, onun hakkında deli denileceğini haber vermiş ve bu itiraza güçlü bir cevap vermiştir. Eğer ilk vahiyden sonra birileri bu itirazı yapmış olsa bile, Kur’ân-ı Kerîm ilk vahiyden sonra yaptığı ilk iş olarak düşmanların, haşa, Resûl-i Kerîm’in (sav) deli olduğu yönündeki bu itirazına cevap vermiş; hem de inkâr edilemeyecek derecede güçlü bir cevap vermiştir.

Günümüz psikologları olağanüstü kabiliyetin delilik alameti olduğunu söylerler. Bunun cevabını yukarıda verdim. Yine de tatmin olmayan olursa derim ki: Eğer olağanüstü kabiliyet delilikten geliyorsa, o hâlde biz de böyle deli olmayı isteriz. Çünkü dünyanın ilerlemesi olağanüstü kabiliyete bağlıysa ve bu da delilik sayılıyorsa, o zaman dünya akıllılarla değil delilerle ilerlemektedir. İşte örnek alınması gerekenler de onlardır.

İkra” kelimesine Muir’in itirazı: Bundan önce okunacak bir şeyin bulunması gerekir

Muir bu noktada şu itirazı ileri sürmüştür: Bu sûrede “İkra” (Oku) denildiğine göre, bundan önce bazı sûrelerin inmiş olması gerekir (A Comprehensive Commentary on the Quran by Wherry, s. 260).

Muir’in delili şudur: Resûl-i Kerîm’e (sav) “İkra”, yani “Oku” denildiğine göre, bundan önce bazı sûrelerin nazil olmuş olduğunu kabul etmemiz gerekir. “Oku” demekle işte bu sûreleri insanlara okuyup duyurması emredilmiştir, diye iddia eder.

Muir, örnek olarak Leyl Sûresi ile Duha Sûresi’ni kabul eder ve der ki: Kavmin durumları üzerinde düşünürken bu sûrelerde kendi kavminin bir tasvirini ortaya koymuş, daha sonra da bu sûrelerin gerçekte vahiy ürünü olduğu kanaatine varmış ve bunları insanlara okumayı kendine görev bilmiştir.

Muir’in itirazına cevap

Bu itiraza verilecek cevap şudur: Bu tarihî bir meseledir; kıyasla ilgisi yoktur. Tarihî konularda daima tarihe başvurulur, kıyasa değil. Eğer tarih Leyl ve Duha sûrelerinin daha sonra nazil olduğunu bildiriyorsa, kıyasın burada ne yeri vardır?

Bazıları “İkra”dan sonra Kalem sûresinin, ardından Müzzemmil ve sonra Müddessir’in nazil olduğunu söyler; bazıları da “İkra”dan sonra Müddessir sûresinin ilk ayetlerinin indiğini belirtir. Fakat Sir Muir’in iddia ettiği sûrelerin “İkra”dan önce nazil olduğunu söyleyen tek bir kişi bile yoktur.

Ayrıca o sûrelerin kendi metinlerinde de onları daha önceye ait saymayı gerektirecek bir husus yoktur. O sûrelerde zikredilen düşünceler daha sonra ortaya konulamaz mıydı?

Gerçek şu ki, tarihe aykırı bir kıyas ancak tarihî bir olayın imkânsız göründüğü yerde ileri sürülebilir. Fakat tarihî olay mümkün ve yerli yerindeyse, kıyasa başvurmak sırf zorlama olur; ilim de böyle bir zorlamaya izin vermez.

Şunu da hatırlamak gerekir ki, her ne kadar Sir Muir ve onun gibiler, bu surenin içinde “İkra” denildiğini ve bunun da ondan önce bazı sûrelerin nazil olmuş olduğunu gösterdiğini ileri sürse de Noldeke ve başkaları bu sûrenin en önce nazil olduğunu kabul etmişlerdir.

Onlar derler ki: Tarih en önce bu sûrenin ayetlerinin Resûl-i Kerîm’e (sav) nazil olduğunu ortaya koymuşken, biz tarih karşısında kıyasa başvurma hakkına sahip değiliz.

(A Comprehensive Commentary on the Quran by Wherry, s. 260)

Bu vesileyle şunu da belirtmek isterim ki Avrupa müsteşrikleri çoğunlukla şu noktada yanılgıya düşmüşlerdir: Kur’ân’da bazı yerlerde kâfirlerin muhalefetine dair haberler geçince, onlar vahyin olaydan sonra gelmesi gerektiğini varsayarak, muhalefetin henüz bulunmadığı bir dönemde bu tür ayetlerin nazil olmuş olamayacağını düşünürler. Onlara göre içinde muhalefetten söz edilen sûreler mutlaka muhalefetten sonra inmiş olmalıdır.

Bu düşünceye dayanarak bazen Mekki sûreleri Medeni sayarlar veya başlangıçta inmiş ayetleri daha sonraki döneme ait kabul ederler; yani İslam’a ve Müslümanlara şiddetli muhalefetin başladığı zamana yerleştirirler. Oysa bu anlayışın yanlışlığı, Hz. Mesih Mev‘ûd’un (as) gelişiyle açıkça ortaya çıkmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm nazil olurken ne sahabenin ne de başka bir Müslümanın aklına, ileride düşmanın Kur’ân hakkında hangi itirazları yapacağı gelemezdi. Bugün cevap verdiğimiz birçok itiraz modern dönemde ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları sahabe devrinde hiçbir önem taşımıyordu. Meselâ sûrelerin iniş sırasını belirleme meselesinde o dönemde bir zorluk yoktu. Sahabe hayattaydı; birinin aklına böyle bir soru gelse “Zeyd’e sor”, “Bekir’e danış”, “Amr ve Hâlid’den öğren” denebilirdi. Fakat cevap verecek kimseler vefat edince, doğal olarak bazı kişiler “Şu sûre ne zaman indi?”, “Şu ayet ne zaman nazil oldu?” diye sormaya başladılar.

Düşman da bu durumdan faydalandı. Nerede bir gaybî haber görse hemen “Bu kısım olaydan sonradır” demeye başladı. Hâlbuki o ayetler olaydan çok önce nazil olmuştu ve Allah-u Teâlâ tarafından önceden haber verme mahiyetinde şu bilgiler yer alıyordu: Mekke kâfirlerinden biri Firavun’un benzeri olacak, biri Hâmân’ın yerini tutacak, Peygamber Efendimizin durumu Hz. Yusuf’a benzeyecek; nasıl ki Yusuf’u kardeşleri memleketinden çıkarmışsa, onun kardeşleri de onu şehrinden çıkaracaklardı. Kısacası Resûl-i Kerîm’e (sav) nazil olan ilahî kelâmda birçok gaybî haber vardı ve bunlar sonradan harfi harfine gerçekleşti.

Fakat sahabe dönemi geçmiş, Kur’ân’ın inişine şahit olan kimseler vefat etmişti. Bunun üzerine düşman, nerede bir gaybî haber bulsa hemen “Bu olaydan sonradır” demeye başladı. Aynı yöntemi Avrupalı yazarlar da benimsediler. Kur’ân’daki her gaybî haberi olaydan sonra inmiş sayıyorlar ve şöyle diyorlar: “Bakın, bu ayet Mekki deniyor ama içinde Medine’de gerçekleşen şu olaydan söz ediliyor; demek ki bu ayet Mekki değil Medeni’dir.”

Bununla asıl amaçları şudur: Müslümanların “Resûl-i Kerîm (sav) birçok gaybî haber verdi ve bunlar zamanı gelince gerçekleşti” iddiasını geçersiz kılmak. Onlara göre Peygamberimiz herhangi bir gaybî haber vermemiş, olaydan sonra o üslupta ayetleri düzenleyip Kur’ân’a eklemiştir (haşa).

Bu itiraza sahabe cevap veremez; çünkü onlar vefat etmişlerdir ve kendi dönemlerinde bu soru ortaya çıkmamıştı ki açıklama yapmış olsunlar. Fakat bu itiraza cevap verilmesi gerektiğinden, Allah-u Teâlâ Hz. Mesih Mev‘ûd’u (as) göndererek İslam’a dair birçok meseleyi çözdüğü gibi bu tertip meselesini de tamamen açıklığa kavuşturmuştur.

Kur’ân nazil olurken ayetlerin hangi yıl indiğini gösteren bir yazım düzeni yoktu. Fakat Hz. Mesih Mev‘ûd (as), yazının ve matbaanın yaygın olduğu bir çağda gönderildi; basılan şeyler hemen yayımlanıyor ve herkesin önüne geliyordu. Böylece bir vahiyde yıllar sonra gerçekleşecek bir olaydan söz edildiğinde, “Bu vahiy olaydan sonradır” deme imkânı kalmıyordu.

Bu bakımdan Hz. Mesih Mev‘ûd’un (as) gelişi, söz konusu itirazın batıl olduğuna güçlü bir delildir. Buna örnek olarak “Berâhîn-i Ahmediyye” adlı eserdeki bazı vahiyleri sunuyorum.

Berâhîn-i Ahmediyye İngiliz matbaasında basılmıştır. Birinci cildi 1880’de, dördüncü cildi ise 1884’te yayımlanmıştır. Ayrıca kanun gereği iki nüsha hükümete gönderilmiş, hatta Londra Müzesi’nde de kopyaları muhafaza edilmiştir. Dolayısıyla düşman, bu eserde yazılanların 1884’ten sonraya ait olduğunu iddia edemez.

Bu kitap yayımlandığında Hz. Mesih Mev‘ûd (as) halk arasında elbette biliniyordu; fakat en fazla tartışmalar dolayısıyla bin, iki bin kişi tarafından tanınıyordu. Özellikle Hristiyanların veya Hinduların İslam aleyhindeki yazılarına cevap verdiği için biliniyordu; ya da takvasını kabul eden ve kendisine sevgi besleyen kimseler tarafından tanınıyordu.

Meselâ Sialkot’ta avukat olan Lala Bhim Sin, Hz. Mesih Mev‘ûd (as) ile o kadar yakın ilişki içindeydi ki “Kerem Din davası” açıldığında, oğlu Lala Kunwar Sin (M.A.), Lahor Hukuk Koleji müdürlüğü yapmış ve daha sonra Cammu Yüksek Mahkemesi hâkimi olmuş bir barrister (avukat) olarak İngiltere’den dönmüştü. Lala Bhim Sin, davayı öğrenince oğluna şöyle yazdı: “Okumanın bir faydası olmalı. Mirza Bey büyük bir ermiştir. Hakkında bir dava açıldı. Git ve bu davayı ücretsiz takip et ki Mirza Bey’in bereketiyle hayatın parlasın.” (Mektûbât-ı Ahmed, cilt 1, s. 86, 2008 baskısı).

Bakınız, bir Hindu, Hz. Mesih Mev‘ûd’un (as) Hindularla sürekli tartışmalar yaptığını bildiği hâlde ona sevgi ve ihlas besliyor ve oğluna davasını ücretsiz savunmasını tavsiye ediyor. Ve bunun neticesinde hayatının bereketleneceğini ve parlayacağını söylüyor.

Aynı şekilde Hristiyanlarla tartışmalar yaptığı hâlde onlardan da sevgi ve bağlılık gördüğüne dair bir örnek vardır. Sialkot’ta memur olduğu dönemde Butler adlı tanınmış bir İngiliz papazla sık sık münazaralar yapardı. Bir gün papaz mahkemeye geldi. O dönemde papazlara özel saygı gösterildiğinden, hakim onun kendisiyle görüşmeye geldiğini düşünerek ayağa kalktı, saygıyla elini sıktı ve “Size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. Papaz ise “Ben sizinle görüşmeye gelmedim; Mirza Gulam Ahmed Bey ile görüşmeye geldim. İngiltere’ye dönüyorum. Kendisiyle birçok münazaram oldu; kalbimde ona karşı büyük bir saygı var. Gitmeden önce son kez görüşmek istedim” dedi.

Bunun üzerine Hz. Mesih Mev‘ûd’un (as) bulunduğu yere gitti, yere oturdu ve uzun süre sohbet etti (Sîretü’l-Mehdî, cilt 1, rivayet no: 150, s. 141).

Düşünün ki hâkimin bile görüşmekten onur duyduğu bir İngiliz papaz, Hindistan’dan ayrılmadan önce sıradan bir memur olarak çalışan ve yaşı neredeyse kendi torunları kadar olan bir zatla vedalaşmak için mahkemeye gidiyor.

Sonra Molla Muhammed Hüseyin Batâlavi Bey, Müslümanların önde gelen alimlerinden biriydi. Hz. Mesih Mevud (as) Berahîn-i Ahmediyye’yi yazdığında, Molla Muhammed Hüseyin Batâlavi Bey bu eser üzerine bir değerlendirme yazdı:

“Bizim görüşümüze göre bu kitap, bu zaman ve mevcut şartlar açısından öyle bir kitaptır ki, bugüne kadar İslam’da benzeri kaleme alınmamıştır. Gelecekte ne olacağını bilemeyiz. Belki Allah bundan sonrasında bir şey meydana getirir. Ayrıca kitabın yazarı, İslam’ın mali, canî, ilmi, lisanî ve hâlî yardımında öyle bir sağlam duruş göstermiştir ki, Müslümanlar arasında daha önce buna çok az rastlanmıştır.”

(İshâ‘etu’s-Sünne, Haziran–Ağustos 1884, cilt 7, sayı 6)

İnsanlar bir kitap hakkında övgü niteliğinde bir inceleme yazdığında, genellikle “Bu yılın büyük eseri” derler ve kitap oldukça değerli sayılır. Eğer “Son on yılda böylesi bir kitap yazılmamıştır” denirse, kitabın itibarı daha da artar; eğer “Bir asır içinde böyle büyük bir eser yazılmamıştır” denirse, bu en yüksek övgü kabul edilir. Ancak Molla Muhammed Hüseyin Batâlavi Bey şöyle yazmıştır: Bu kitabın benzeri bugüne kadar İslam’da yazılmamıştır. Yani bir asır değil, iki asır değil, Müslümanlar tarafından İslam’ın faziletleri hakkında 1300 yıl içinde böylesine muazzam bir kitap yazılmamıştır.

Özetle, Müslümanlar, Hindular ve Hristiyanlar, Berahîn-i Ahmediyye yayınlandığında Hz.Mesih Mevûd’un (as) eserini överlerdi. Şüphesiz, kitabın yayınlanmasından sonra Hindular arasında bazı muhalefetler başlamıştı, ama öncesinde Hindular arasında herhangi bir muhalefet yoktu; hatta birçokları ona büyük samimiyet besliyordu, örneğin Lala Bhim Sin Bey gibi. Benzer şekilde, birçok Hindu ona mektuplar yazıyor ve onun iyiliğini, takvasını kabul ediyordu.

O dönemde, kimsenin ona karşı çıkması mümkün değildi çünkü herkes, hangi dinden olursa olsun, ona övgüde bulunuyordu, tıpkı Resul-i Ekrem’e (sav) peygamberlik iddiasından önce insanların “Emin” ve “Sadık” demesi gibi, insanlar Hz.Mesih Mevûd’un (as) dürüstlüğüne inanıyor ve onun asla yalan söyleyemeyeceğini kabul ediyordu. Müslümanlar, Hindular ve Hristiyanlar arasında, onu tanıyanlar ona saygı gösterir, tanımayanlar ne dostluk ne de düşmanlık sergilerdi. Bu şartlar altında Berahîn-i Ahmediyye yayınlandı.

O zaman dünyada ne ona iman edenler vardı ne de karşı çıkanlar. Berahîn-i Ahmediyye’de Allah’ın hangi vahiyleri yer aldı ve hangi tür gaybî haberleri içeriyordu? Kitabı hızlıca incelediğimizde bir vahiy şu şekilde görünür:

“قُلْ لِّلْمُؤْمِنِيْنَ يَغُضُّوْا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَ يَحْفَظُوْا فُرُوْجَهُمْ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْ” (Berahîn-i Ahmediyye, Ruhanî Hazâin, cilt 1, s. 602)

Yani müminlere, gözlerini alçakta tutmalarını ve mahrem yerlerini korumalarını söyle. Bu temizlik açısından onlar için en hayırlısıdır. Eğer kitabın basım tarihi yazılmamış olsaydı ve bu vahyin ne zaman geldiği sorulsa; 1901’de ona bir cemaat iman etmiş olduğu için yanlışlıkla bir papaz, bu vahyin 1901 yılına ait olduğunu söyleyebilirdi. Oysa kitap 1884 yılına aittir ve hükümette de bir kopyası mevcuttur. O zaman dünyada ne muhalefet vardı ne de muhalefet olasılığı.

Hz.Mesih Mevûd’a (as) Kur’an-ı Kerim’in bir ayeti biraz değişik kelimelerle vahyedildi:

 “لَمْ يَكُنِ الَّذِيْنَ كَفَرُوْا مِنْ اَهْلِ الْكِتٰبِ وَ الْمُشْرِكِيْنَ مُنْفَكِّيْنَ حَتّٰى تَاْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ۔ وَ کَانَ کَیْدُھُمْ عَظِیْمًا” (Berahîn-i Ahmediyye, Ruhanî Hazâin, cilt 1, s. 603)

Yani, bu deliller ortaya çıktıktan sonra onlar anlayacaklar ki sen Allah tarafından gönderildin. Sana karşı onların tuzakları ve seni alt etmek için kuracakları hileler çok büyük olacak. Fakat, biz onların tüm planlarını boşa çıkaracağız. Sana üstünlük ve zafer vereceğiz.”

Bu vahiyde Allah, muazzam bir muhalefeti önceden haber vermiştir; oysa o sırada Hindular, Hristiyanlar ve Müslümanlar ona saygı gösteriyordu. Allah önceden Yahudilerin, Hristiyanların, Müslümanların, Hinduların ve Sihlerin ona karşı çıkacağına dair haber vermişti. Buna göre onlar, büyük planlar yapacak, onu yok etmek isteyecek, adını silmeye çalışacak ama Allah, büyük delillerle onu destekleyecek ve nihayet o üstün gelecek, karşıtları mağlup olacak. Halbuki Yahudiler ve diğer yabancı dinlere mensup olanlar, o zaman onun hakkında bir bilgiye sahip değildi.

Sonra şöyle vahyetti:

“وَ اِذَا قِيْلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوْا فِي الْاَرْضِ قَالُوْۤا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُوْنَ۔اَلَاۤ اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُوْنَ ۔ قُلْ اَعُوْذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَ مِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ”

(Berahîn-i Ahmediyye, Ruhanî Hazâin, cilt 1, s. 604)

Bunlar Medine dönemine ait ayetlerdir ve Kur’an’da münafıklarla ilgili açıklamalardır. Münafık, bir cemaatin üstünlük belirtileri ortaya çıktığında ve düşman henüz güçlü olduğunda doğar. Bu durum neticesinde ortaya çıkan varlığa münafık denir.

Tıpkı her toprakta farklı ürünler yetiştiği gibi, dini münafıklığın doğumu da din dünyanın bir bölümünde üstünlük sağladığında ancak küfrün hâlâ tamamen yok edilmediği bir dönemde gerçekleşir. Münafık hem küfürden hem de dinden korkar. O zaman iki gemi hazır hale gelir; münafık, her iki gemiye de binip yol almak ister. Ne tamamen dine yönelir ne de tamamen küfre gider. Müslümanlara karşı cesaret edemez, çünkü onların kazanmasından korkar; kâfire karşı da cesaret edemez, çünkü onların kazanmasından da korkar. Allah Vadedilen Mesih’e (as) “Bir zaman geldiğinde senin cemaatin gelişecek ve kâfirlerle karşı karşıya geldiğinde bir terazi gibi dengede duracak; tıpkı şu anki Kâdîyan’ın durumu gibi. O zaman cemaatinde münafıklardan oluşan bir grup ortaya çıkacak; bir yandan sana bağlı olacak, diğer yandan inkâr edenlerle ilişkili olacak.”

Böylece görüyoruz ki, Hz Mesih Mevûd’un (as) zamanında hiçbir münafıklık şekli yoktu. Kâdîyan’da yalnızca, insanlardan dayak yemeye hazır kişiler vardı; ama şimdi, cemaat gelişip düşman karşısında bir terazi gibi dengede durduğundan, münafıklardan oluşan bir unsur da ortaya çıkmıştır.

1934’te Ahrâr’ın fitnesi baş gösterdiğinde ve bazı hükümet görevlileri de onlara destek verdiğinde, cemaatimizden bazı münafıklar Ahrâr ile ilişki kurdu ve biz onları gözetlemek zorunda kaldık. Daha sonra cemaat büyüdükçe ve diğer ülkelerde gelişim başladıkça bu gaybi haber farklı yerlerde de gerçekleşecektir: Avrupa’da, Amerika’da, Çin’de, Japonya’da, Mısır’da, Suriye’de ve Filistin’de.

Özetle, 1884’te ne karşıt vardı ne de büyük bir cemaatin kurulacağı düşünülüyordu ama Allah ilan etti: “Senin aracılığınla cemaat kurulacak, gelişecek ve muhalifler mağlup olacak. Cemaat, kâfirlerle karşı karşıya geldiğinde bir terazi gibi dengede durduğunda, o zaman bazı münafıklar ortaya çıkacaktır.” Oysa bu durum, o dönemde hiç kimsenin aklına bile gelmezdi.

Sonra başka bir vahiyde Allah ona şöyle buyurdu:

“تَــلَــطَّــــفْ بِــالنَّــاسِ وَ تَـــرَحَّـمْ عَـــلَیْـھِمْ اَنْتَ فِیْـھِمْ بِـمَنْـزِلَۃِ مُوْسٰی وَاصْبِـرْ عَلٰی مَا یَقُوْلُوْنَ”

(Berahîn-i Ahmediyye, Ruhanî Hazâin, cilt 1, s. 605)

Yani insanlara nazik ve şefkatli ol; onlara merhamet et. Sen onların arasında Musa’nın konumundasın ve insanların söylediklerine sabret.

Bu vahiyde, Hz. Musa’ya (as) yaşatılan olayların kendisine de yaşatılacağı belirtiliyor. Sana karşı da insanlar birçok şey söyleyecek; senin görevin sabır göstermek. Şimdi soru şu: Eğer vahiyler olaylardan sonra uydurulmuş ise, Berahîn-i Ahmediyye’de bu nasıl basılabildi?

Sonra başka bir vahiy gelir:

“اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُّتْرَكُوْۤا اَنْ يَّقُوْلُوْۤا اٰمَنَّا وَ هُمْ لَا يُفْتَنُوْنَ”

(Berahîn-i Ahmediyye, Ruhanî Hazâin, cilt 1, s. 607)

Yani iman edenler, sadece “Biz inandık” demekle bırakılacaklarını ve sınanmayacaklarını düşünüyorlarsa, bu tamamen yanlıştır. Onlar büyük zulümlere maruz kalacak, büyük sıkıntılarla sınanacaklar ve bu imtihanları başarıyla tamamladıklarında Allah katında gerçek mümin sayılacaklar.

Yukarıda aktarılan tüm vahiyler, 1884 olaylarına bağlı olarak uydurulmuş değildir; aksine, tümü gelecekte gerçekleşecek olayların bilgisini vermektedir. Benzer şekilde başka birçok vahiy de geleceğe dair gaybi haberler içermektedir. Örneğin, Hz. Mesih Mevûd (as) 1903 yılında rüyasında şöyle görmüştür:

“Rusya’nın asası benim elimdedir.”

(Tezkire, dördüncü baskı, s. 377)

Şimdi eğer Avrupalı oryantalistlerin iddiası doğruysa ve vahiyler her zaman olaylardan sonra uyduruluyorsa, bu vahiy hangi olaylara dayanmaktadır? 1903’te hangi şartlar nedeniyle Rus hükümetinin elimizde olacağı söylenebilirdi? O dönemde, Rus hükümetinin elimize geçeceğini iddia etmek şöyle dursun, Gurdaspur ilçesinde bizim üstünlüğümüzü söylemek bile mümkün değildi. Bu, hâlen etkisi en küçük seviyede bile görülmemiş bir gaybi haberdir. Gerçekleştiğinde düşmanlar binlerce bahane uydurup “bu sonradan yazıldı” demeye çalışacaktır.

Özetle, Hz. Mesih Mevûd’un (as) Berahîn-i Ahmediyye kitabı, Avrupalı oryantalistlerin Kur’an’la ilgili ileri sürdükleri tüm itirazlara cevap niteliğindedir; onlar, gaybi haberler içeren ayetlerin, ilgili olaylar gerçekleştiğinde yazıldığını iddia ederler. Biz diyoruz ki: Eğer bu iddianız doğruysa, Hz Mesih Mevdûd’un (as) gaybî haberlerinin de olayların gerçekleşmesinden sonra olduğunu kanıtlayın; eğer kanıtlayamazsanız, şunu düşünmelisiniz: Kendini Resul-i Ekrem’in (sav) hizmetkârı sayan bir kişi, Allah’tan vahiy alarak gelecekteki olayları önceden dünyaya bildirebiliyorsa, onun Efendisi olan Peygamber efendimiz (sav) bu bilgileri önceden veremez miydi?

Eğer Hz. Mesih Mevûd’un (as) vahiylerinde, tüm dünyadaki muhalefetler, planlar ve kötülükler, tüm dünya onun lehineyken önceden bildirilmişse, Kur’an’da da bu tür haberler neden önceden olmasın? Böylece Allah, Hz. Mesih Mevûd’un (as) aracılığıyla tüm saldırılara öyle bir cevap vermiştir ki, artık düşmanların laf açacak cesareti bile kalmamıştır.

Şimdi şunu anlatmak istiyorum, Resûl-i Ekrem’e (sav) vahyin başlangıcı ile önceki nebilere vahyin başlangıcı arasında ne fark vardır. Avrupalı oryantalistler Resûl-i Ekrem’in (sav) ilk vahyi üzerinde eleştiri yaptılar, fakat hiç düşünmediler ki, kendilerinin kabul ettiği nebilerin vahiy anında durumları nasıl olmuştur.

İsrailoğullarındaki en büyük nebî, Hz. Musa (as) olmuştur. Onunla ilgili Kutsal Kitap’ta şöyle yazılıdır: Hz. Musa, kayınbiraderinin sürüsünü otlatırken, Horeb Dağı’nda bir ağacın ateş içinde yandığını gördü. Hz. Musa hayret etti, “Ne garip bir şey; ağaç çevresinde ateş var ama yanmıyor.” Bunun üzerine bu manzarayı görmek için yaklaştı; o anda:

“Allah, o bitkinin içinden seslendi ve dedi ki: ‘Ey Musa! Ey Musa!’ O dedi ki: ‘Ben buradayım.’ Allah buyurdu: ‘Yaklaşma, ayakkabını çıkar, çünkü durduğun yer mukaddes topraktır.’ Sonra dedi ki: ‘Ben senin babanın Allah’ıyım, İbrahim’in Allah’ıyım, İshak’ın Allah’ıyım ve Yakup’un Allah’ıyım.’ Musa yüzünü sakladı çünkü Allah’a bakmaktan korkuyordu.” (Çıkış, 3:4-7)

Şimdi bakın, Resûl-i Ekrem (sav) ile Hz. Musa’nın (as) vahyin başlangıcında ne büyük bir fark vardır. Resûl-i Ekrem (sav) ile ilgili olarak Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

“دَنَا فَتَدَلّٰى”

(Necm Suresi, 9)

Muhammed Mustafa (sav), Allah’a doğru koştu ve Allah da O’na doğru koştu. İşte bu, gerçek aşkın işaretidir. Bir şair der ki:

“Uzun zaman sonra sarılırken utanma geliyor

Şimdi biraz benim, biraz da senin ilerlemen uygun olur.”

Gerçek sevgi böyle bir şeydir; bazen biri ilerler, bazen diğeri. İşte Resûl-i Ekrem (sav) için de anlatılan budur: Allah’ı gördüğünde O Allah’a doğru koştu, Allah da onun yanına geldi.

Peki Hz. Musa (as) ile ne oldu? Allah’ı gördüğünde, Allah ona dedi ki:

“Yaklaşma buraya.”

Bu sözler, Hz. Musa (as) ile Resûl-i Ekrem’in (sav) tecellisi arasında ne kadar büyük bir fark olduğunu gösterir. Resûl-i Ekrem (sav) için Allah buyuruyor ki: “O benim yanıma geldi, ben de onun yanına geldim ki ikimiz çabuk birleşelim.” Ama Hz. Musa’ya (as) şöyle denildi:

“Yaklaşma buraya.”

Ve ardından şu emir verildi:

“Ayakkabını çıkar, çünkü durduğun yer mukaddes topraktır.”

Öte yandan, Resûl-i Ekrem’e (sav) ayakkabı çıkarma emri verilmedi. Bu durumu şöyle düşünebiliriz: Hindistan’da bir Raca (Bölge hükümdarı) ile görüşmek için giden soylu bir insan içeri girerken ayakkabısını çıkarmaz, ama sıradan bir toprak sahibi bir Raca ile görüşmeye giderse toprak sahibi kişi kapıda ayakkabısını çıkarır. Çünkü Hz. Musa’nın (as) makamı ile Resûl-i Ekrem’in (sav) makamı bir değildi; bu nedenle Resûl-i Ekrem’e (sav) “ayakkabını çıkar” denmedi. Ama Hz. Musa’a (as), sıradan bir toprak sahibine verilen emir gibi Allah tarafından:

“Ayakkabını çıkar, çünkü durduğun yer mukaddes topraktır.” denildi.

Sonra Hz. Musa’ya (as) o anda şöyle söylendi:

“Ben senin babanın Allah’ıyım, İbrahim’in Allah’ıyım, İshak’ın Allah’ıyım ve Yakup’un Allah’ıyım.”

Bu sözde hangi irfan noktası beyan edilmiştir veya bu kelamda bulunan üstünlük nedir? Bu, her insanın bildiği sıradan bir gerçektir; fakat Resûl-i Ekrem’e (sav) vahyedilenler ise, ileride anlatılacağı üzere, kendi içinde çok faziletli ve üstün nitelikler taşıdığını göstermektedir.

Hz. Musa’nın (as) vahyin başlangıcındaki durumu

Vahyin başlangıcında Hz. Musa (as) ve Resûl-i Ekrem (sav) arasındaki farklara dikkat edelim. Oryantalist Wherry ve arkadaşları şunu iddia ederler: Muhammed Mustafa (sav) üzerine vahiy indiğinde korktu ve omuzları titredi. Fakat onlar, Kutsal Kitap’ta açıkça yazanı görmezden gelirler:

“Musa yüzünü sakladı çünkü Allah’a bakmaktan korkuyordu.” (Çıkış, 3:6)

Eğer Resûl-i Ekrem (sav) üzerindeki korkudan dolayı eleştiri yapılabiliyorsa, aynı eleştiri Hz. Musa (as) için de geçerlidir; hatta Hz. Musa (as) açısından bu eleştiri daha şiddetlidir, çünkü metinde yazıldığı gibi, o korktuğu için yüzünü saklamıştır. Oysa Resûl-i Ekrem (sav) için yalnızca “omuzları titredi” denmiştir. Büyük bir kişi bir şeyden korktuğunda omuzları titrer, ama çocuklar korktuğunda yüzlerini kapatır. Hiçbir büyük insan korktuğu için gözlerini elleriyle kapatmaz. Ama çocukları her gün görürsünüz; korktuklarında hemen yüzlerini kapatırlar. İşte Hz. Musa (as) da böyle bir hareket yaptı; Allah’ı görünce korktu ve yüzünü sakladı. Tıpkı bir güvercin bir kediyi gördüğünde veya bir çocuğun korktuğunda gözlerini kapatması gibi.

Muhammed Mustafa (sav) ise manen genç ve güçlü bir insan olduğu için gözlerini açık tuttu; yalnızca korkudan omuzları titredi. Dolayısıyla, Avrupalı oryantalistlerin Resûl-i Ekrem (sav) üzerine yaptıkları eleştiriler, Hz. Musa (as) için de geçerlidir ve hatta daha ciddi ve korkutucu bir şekilde söz konusudur.

Kutsal Kitap’ta ayrıca şöyle yazıyor:

“Musa dedi ki: Ben kimim ki Firavun’un yanına gidip İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarayım?”

(Çıkış, 3:11)

Hristiyanlar, hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) vahye şüpheyle yaklaştığını iddia ederler; ama Hz. Musa’nın (as) durumunu görmezler. Allah, Hz. Musa’ya (as) Firavun’un yanına gitmesini emreder, fakat o, Allah’ın yardımı ve desteğine güvenmek yerine öyle bir şüphe gösterir ki, şöyle der: “Ben kimim ki Firavun’un yanına gideyim? Ben fakir bir insanım, o büyük bir kraldır. Ben onun yanına gidemem.”

Hristiyan papazlar, Hz. Musa (as) Allah’ın emrini bu kadar inkâr etmesine rağmen, onu Allah’a yakın bir nebî olarak kabul ederler. Fakat Resûl-i Ekrem (sav) yalnızca “Kendimden korktum” dediği halde, Hristiyanlar hemen “Bu sözler onun vahye inanmadığını gösteriyor.” derler.

Kutsal Kitap’da ayrıca şunlar yazıyor:

“Allah Hz. Musa’ya dedi ki: Git ve kavmini, ibadet etmeleri için Mısır’dan bu dağa getir. Ama Musa buna karşı çıktı. “Ya bana inanmazlarsa?” dedi, “Sözümü dinlemez, ‘Rabbin sana görünmedi’ derlerse, ne olacak?” (Çıkış, 4:1)

Muhammed Mustafa’nın (sav) durumu tamamen akla uygun olmasına rağmen Hristiyanlar eleştirir: “O, vahye şüpheyle yaklaştı.” Ama Hz. Musa’nın (as) Allah’ın açık emirlerini nasıl reddettiğini görmezler. Allah ona, kavmini buraya getirip ibadet ettirmesini emreder; fakat o, emri hemen yerine getirmek yerine Allah’a şöyle der: “Onlar bana inanmayacak, sözümü dinlemeyecek, Rabbin sana görünmedi diyecekler. Ben onların yanına nasıl gidebilirim?”

Ve Kutsal Kitap’ta devam ediyor:

“Allah Hz. Musa’ya dedi ki: Elinde ne var? O dedi ki: Asa. Allah buyurdu: Onu yere at. Musa onu yere attı ve o bir yılan oldu; Musa da onun önünden kaçtı.”

(Çıkış, 4:2-3)

Ne kadar ilginç bir durumdur ki, Hz. Musa (as) yılanı görünce korkup kaçmaya başladı; oysa yılanı her akıllı kişi kolayca öldürebilirdi. Akıllı ve güçlü bir insan yılanı görünce hemen korkup kaçmaya başlamaz; o an değneğini alır ve onu öldürür. Ama Hz. Musa (as) yılanı görünce korktu ve kaçmaya başladı. Hristiyanlar bu olayı okurlar, ama buna rağmen Hz. Musa’nın (as) peygamberliğinde herhangi bir kusur olmadığını kabul ederler.

Oysa Hz. Muhammed Mustafa (sav) yılan gibi bir şeyden kaçmaz; vahyin gelmesi üzerine yalnızca şöyle der: “Bilmiyorum, bu önemli sorumluluğu yerine getirebilecek miyim, yoksa getiremeyecek miyim?” Hristiyanlar ise bundan yola çıkarak “O, vahiy konusunda şüphe ve tereddüt gösterdi” derler.

Kutsal Kitap’ta ayrıca şöyle yazıyor: “Musa Rabb’ine, “Aman, ya Rab!” dedi, “Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim.” (Çıkış, 4:10)

Dikkat edin, Hz. Musa (as) ne büyük bir mucize gördü. Asası yılan oldu ve Allah’ın emriyle yılanı tuttuğunda tekrar asa oldu. Böylesi büyük bir mucizeye rağmen Hz. Musa (as) hâlâ kendi görüşünde ısrar ediyor ve diyor ki: “Dil konusunda yeterli değilim; önce de değildim, şimdi de değişmedim. Senin yüceliğini gördükten sonra dilim hâlâ kekeme, hâlâ konuşmam beceriksiz.”

Ardından Allah şöyle buyurdu:

“Kim ağız verdi insana?” dedi, “İnsanı sağır, dilsiz, görür ya da görmez yapan kim? Ben değil miyim? Şimdi git! Ben konuşmana yardımcı olacağım. Ne söylemen gerektiğini sana öğreteceğim”

(Çıkış, 4:11-12)

Bu emir ve nasihati duyduğu halde Hz. Musa’nın (as) tavrında herhangi bir değişiklik olmadı. Bunun üzerine metinde şöyle yazıyor:

Bunun üzerine Hz Musa (as) “Aman, ya Rab!” dedi, “Ne olur, benim yerime başkasını gönder.” (Çıkış, 4:13) Yani “Ben gitmeye hazır değilim. Başka birini gönder” demek istiyor. Hz. Musa (as) Allah’ın emrini defalarca reddetti; buna rağmen Hristiyan alimler onun yüce bir peygamber olduğundan hiçbir şüphe duymadılar. Oysa Hz. Muhammed Mustafa (sav) sadece şöyle dediği için: “Bilmiyorum, bu sorumluluğu yerine getirebilecek miyim, yoksa getiremeyecek miyim?”, bazıları onun imanında veya aklında şüphe görmeye başladı. Oysa Hz. Musa (as) ile ilgili olaylar onların vahiy kitaplarında (Tevrat) açıkça yer alırken, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) bu ifadesi Kur’an-ı Kerim’de değil, sadece hadislerde geçer ki bu, Allah’ın kelamıyla aynı derecede delil sayılmaz.

Tevrat’ta ilerleyen bölümlerde şöyle yazılıdır: Hz. Musa (as) defalarca Allah’ın emrini yerine getirmeyi reddedince:

“Bunun üzerine Rabbin Musa’ya öfkelendi.” (Çıkış, 4:14)

Yani Allah, onun ısrarla inkâr ettiğini görünce onu azarladı. Ardından şöyle denildi:

“Levîler’den kardeşin Hârun değil mi? Onun söz söyleme yeteneğine sahip olduğunu biliyorum; bak, o da seninle buluşmak için geliyor ve seni görünce sevinç duyacak. Sen ona söyleyeceksin ve ona öğreteceksin; ben senin ve onun sözleriyle birlikteyim ve ne yaparsanız size bildireceğim.” (Çıkış, 4:14-15)

Özetle, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) başlangıç vahyi hakkında Hristiyanlarca ileri sürülen tüm itirazlar, Hz. Musa’ya (as) inen vahiy için de geçerlidir. Biz Hristiyanların bu itirazlarını doğru kabul etmiyoruz ve cevapları yukarıda verilmiştir. Ama zorunlu bir şekilde belirtmek gerekirse: Eğer Hristiyanlar, Muhammed Mustafa (sav) hakkında “Vahiy konusunda tereddüt gösterdi” itirazında bulunuyorsa, bu itiraz tamamen ve tam anlamıyla Hz. Musa (as) için de geçerlidir ve öyle bir durumda bu itiraza hiçbir yorum getirilemez.

Hz. İsa’nın (as) Vahiy Başlangıcı ile Hz. Muhammed’in (sav) Vahiy Başlangıcının Karşılaştırılması

Bunun ardından Hz. İsa’nın (as) vahiy başlangıcı olaylarına bakıyoruz. Matta İncili’nin 3. Bab’ında, Hz. İsa’nın (as) Yahya’nın yanına gittiği ve ona “Beni vaftiz et” dediği yazılıdır. Yahya önce bunu reddetmiş ancak sonra kabul etmiş ve Hz. Mesih (as), Yahya tarafından vaftiz edilmiştir. Bundan sonra olanlar hakkında İncil şöyle der:

“İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve Allah’ın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. Göklerden gelen bir ses, ‘Bu benim sevgili Oğlum’dur, ondan hoşnudum’ dedi.” (Matta İncili, Bap 3, Ayet 16-17)

Bu manzarayı Resul-i Ekrem’in (sav) vahiy başlangıcı ile karşılaştırın ve sonra düşünün ki, bu iki olay arasında herhangi bir benzerlik veya ilişki var mıdır? Muhammed Resulullah’a (sav) Allah-u Teala mesajını bir melek aracılığıyla göndermiştir. Mesih (as) üzerine ise Ruhu’l-Kudüs bir güvercin şeklinde inmiştir. Güvercinden ne korkulurdu ki? Güvercin, kemiklerini insanın çiğneyebileceği bir kuştur. İşte bu, Mesihi ve Muhammedi tecelli arasındaki farktır. Bu farka binaen Allah-u Teala, Kur’an öğretisini şirkten korumuş; ancak Hristiyanlık üzerine şeytan galip gelmiştir. Çünkü Hristiyan dininin önderi üzerine Ruhu’l-Kudüs son derece zayıf bir surette inmiştir. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) da bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyurur:

” Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) için belirlenen Ruh-ül Kudüs’ün tecellisi her tecelliden daha üstündür. Ruh-ül Kudüs bazen bir peygambere bir güvercin şeklinde belirmiştir. Bazen de bir nebi yahut peygambere bir inek şeklinde belirmiş, bazılarına da kaplumbağa yahut balık şeklinde görünmüştür. İnsan-ı Kamil, yani bizim Peygamberimiz (s.a.v.) ortaya çıkıncaya kadar (Ruh-ül Kudüs’ün) insan şeklinde belirme zamanı gelmemiştir. Hz. Resulüllah (s.a.v.) ortaya çıkınca, o kâmil bir insan olduğu için Ruh-ül Kudüs de kendisine bir insan şeklinde görünmüştür. Ruh-ül Kudüs’ün bu tecellisi, yeryüzünden gökyüzüne kadar bütün ufku doldurduğu gibi çok kuvvetli olduğundan dolayı Kuran-ı Kerim’in talimatı da şirkten korunmuş oldu. (Buna mukabil) Hıristiyan dininin kurucusuna Ruh-ül Kudüs çok zayıf bir şekilde, yani bir güvercin şeklinde göründüğü için pak olmayan ruh, yani şeytan bu dine üstün çıkmıştır. ” (Keşti-i Nuh, Ruhani Hazain Cilt 19, Sayfa 83-84)

Bu noktada şu hususu hatırda tutmak gerekir: Allah-u Teala’nın insanların hidayeti için gönderdiklerine O’nun elçileri (resul) denir. Elçiler dünyada iki türlüdür. İlk kısmının görevi, sadece mektubu iletmektir; onların görevi bundan ibarettir. İkinci kısmın göreviyse, bu verilen emirleri uygulamak ve yürürlüğe koymaktır. Hz. Mesih (as) üzerine ilahi tecellinin güvercin suretinde inmesi, Mesih’in (as) konumunun sadece mesajı (mektubu) ileten bir elçi olduğunu gösterir. Ancak Resul-i Ekrem (sav) üzerine ilahi tecellinin inişi, kâmil bir mert suretinde zuhur etmiştir. Bu da onun sadece bir mesajcı olmayacağına, aynı zamanda muhatapları için kâmil bir örnek olacağına işarettir.

İncil’de şu da anlatılmaktadır:

“Bundan sonra İsa, İblis tarafından imtihan edilsin diye Ruh tarafından çöle götürüldü. Kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı. O zaman imtihan eden İblis gelip ona dedi: ‘Eğer sen Allah’ın oğlu isen, söyle şu taşlar ekmek olsun.’ O da cevap verip dedi: ‘Yazılmıştır: İnsan yalnız ekmekle değil, Allah’ın ağzından çıkan her sözle yaşar.’ Bunun üzerine İblis onu kutsal şehre götürdü ve mabedin tepesine çıkarıp ona dedi: ‘Eğer sen Allah’ın oğlu isen, kendini aşağı at. Çünkü yazılmıştır: ‘Allah senin için meleklerine emir verecek’ ve ‘Seni elleri üzerinde taşıyacaklar; ayağın bir taşa çarpmasın diye.’ İsa ona dedi: ‘Yine yazılmıştır: ‘Rabbin olan Allah’ı sınama.’ Yine İblis onu çok yüksek bir dağa götürdü ve ona dünyanın bütün krallıklarını ve onların ihtişamını gösterip dedi: ‘Eğer yere kapanıp bana secde edersen, bunların hepsini sana veririm.’ O zaman İsa ona dedi: ‘Çekil git İblis! Çünkü yazılmıştır: ‘Rabbin olan Allah’a secde et ve yalnız O’na kulluk et.'” (Matta İncili, Bap 4, Ayet 1-10)

Bakınız, Hristiyanlar Resul-i Ekrem’e (sav), vahiy hakkında şüphe ifade etti diye itiraz ediyorlardı. Oysa burada İncil’de şeytanın Hz. Mesih’i (as) peşinden gezdirdiği yazılıdır. Biz olayın gerçekten böyle olduğunu söylemiyoruz; sadece şunu söylüyoruz: Eğer Hz. İsa’nın (as) Allah-u Teala’ya tam bir imanı olsaydı, İncil ifadesine göre neden şeytanın peşinden dolaşıp duruyordu? Sebep nedir ki şeytan onu parmağından tutup nereye götürse, oraya büyük bir sükunetle yürümeye başlıyordu? Şeytan onu Kudüs’e götürüyor, oraya gidiyor; mabedin tepesine çıkarıyor, orada duruyor. Tıpkı çaresiz bir kimse gibi. Şeytanın her dediğini kabul edip gidiyor. Her halükârda Hristiyanların iki şeyden birini kabul etmesi gerekecek. Ya bunun zahiri (gerçekte olmuş) bir olay olduğunu kabul edecekler, ya da bunun zahiri bir olay değil, bir rüya olduğunu kabul edecekler. Eğer zahiri bir olay olarak kabul edilirse, şu soru ortaya çıkar: Şeytan, Hz. Mesih’in (as) yanına niçin geldi? Acaba o, Allah-u Teala’nın oğlunu kandırabilir miydi? Eğer kandıramazsa, o zaman şeytanın zahiri bir şekilde Hz. Mesih’in (as) yanına gelmesi tamamen anlamsız bir şey olurdu ki bunun hiçbir izahı yapılamaz. Evet, eğer bu olay Hz. Mesih’in (as) bir rüyası olarak kabul edilirse bu mümkün olabilir. Ancak bu durumda da Hz. Mesih’in (as) kalbinde, ‘Acaba bana şeytan tarafından mı ilham geliyor?’ gibi düşüncelerin gelmeye başladığını kabul etmek gerekir. Hz. Mesih’in (as) rüya halinde şeytanın peşinden gitmesi ve onu kovmaması, kalbinin şu haline delalet eder: Onun (şeytanın) gerçekten şeytan olduğuna kesin olarak inanmıyordu ve o zamana kadar şeytani ve rahmani rüyayı ayırt edemiyordu.

Kısacası, İncil ayetlerinden şu açıkça görülmektedir: Hz. İsa’ya ilk tecelli bir güvercin manzarası şeklinde olmuştur. Oysa Hz. Resul-i Ekrem’e (sav) ilk tecelli kuvvetli ve kâmil bir insan şeklinde olmuş; Hz. Musa’ya (as) ise ateş suretinde olmuştur. Sonra Hz. Musa’nın şüphe ve korkusu da sabittir; Hz. Mesih’inki (as) de öyle. Çünkü şeytanın gelmesi ve Hz. Mesih’in (as) onun peşinden gitmesi, tereddüt ve şüpheye delalet eder; onların kalbinde o zamana kadar ilahi kelama karşı, sonradan oluşan türden bir kesinlik ve güvenin henüz oluşmadığını gösterir.

Sonra soru şu: Güvercin şeklinde Ruhu’l-Kudüs indiğinde bunun sonucu ne olmuştur? İncil’de sadece şu kadar yazılıdır: “Göklerden gelen bir ses, ‘Bu benim sevgili Oğlum’dur, O’ndan hoşnudum’ dedi.” (Matta İncili, Bap 3, Ayet 17)

Bu sözlerle Allah-u Teala tarafından kendisine hangi yeni bilgi bahşedilmiştir veya kendisine indirilen irfana dair yeni bir nokta nedir? Sıradan bir sesin gelmesi pek büyük bir şey değildir. Ses, bir deliye bile gelebilir. Veya Allah-u Teala Hz. Musa’ya “Ben senin babanın tanrısı, İbrahim’in tanrısı, İshak’ın tanrısı ve Yakub’un tanrısıyım” dediğinde, Hz. Musa bundan nasıl bir zevk almış veya nasıl bir irfan elde etmiş olabilir? Acaba bu sözden sonra Hz. Musa (as), “Bana Allah-u Teala tarafından daha önce bilmediğim bir şey söylendi” veya “Benim için ilim ve irfanın yeni bir kapısı açıldı” diyebilir miydi? Kesinlikle öyle bir şey söyleyemezdi. Aynı şekilde Hz. Mesih (as) üzerine bir güvercin şeklinde Ruhu’l-Kudüs inivermiş ve gökten “Bu benim sevgili Oğlumdur” diye bir ses gelivermişse, ne olmuş yani? Bu sıradan bir ifadedir; bu sözlerin bundan öte bir hakikati yoktur. Ne içlerinde irfana dair bir şey vardır, ne ilim ve hikmete dair bir nükte vardır. Ne Allah ile bağlantının bir sırrı bunlarda açığa çıkarılmıştır, ne de ilim ve marifetin artmasıyla ilgili başka bir şey ifade edilmiştir. Ayrıca şu da düşünülmeye değer bir husustur: Hz. Mesih’in (as) Ruhu’l-Kudüs’ün güvercin şeklinde indiğine dair gördüğü bu manzara hakkında, bunun gerçek bir manzara olmayıp, belki bir akıl hastalığının bir cilvesi olduğu da söylenebilir. Çünkü kuruntu hastalığına tutulan kimseler bazen çok sıradan şeylerden öyle sonuçlar çıkarırlar ki, başka hiçbir insanın aklına bile gelmez. Mevlevi Yar Muhammed Bey, Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) bir sahabesiydi; onun beyninde bir rahatsızlık vardı. Bazı zamanlar konuşurken Hz. Mesih-i Mev’ud (as) elini hareket ettirse, Mevlevi Yar Muhammed Bey hemen sıçrayıp öne atılır ve bu işaretin Hz. Mesih-i Mev’ud (as) tarafından kendisine yapıldığını zannederdi.

Aynı şekilde, kuruntu hastalığına tutulanlar bazen kuşların uçuşundan fal bakmaya başlarlar. Sağ taraftan bir kuş geçse, işlerinde başarılı olacaklarını sanırlar; sol taraftan geçse, şimdi uğursuzlukla karşılaşacaklarını düşünürler. İşte bu şekilde, Yahya’dan vaftiz olduktan sonra Hz. Mesih (as) sudan çıktığında, bir güvercin uçup yanına konmuş olabilir ve o da bunun kendisine gökten geldiğini sanmış olabilir.

Hz. Musa’nın (as) vahiy başlangıcı olayı şüphesiz gerçek bir manzaradır ve Allah-u Teala onunla konuşmuştur. Fakat bu konuşmada, ilim ve irfana dair özel bir sırrın açıklandığı veya dünyaya yeni bir mesaj niteliği taşıyan bir şeyin söylendiği yoktur. Sadece Musa’ya, “Firavun’un yanına git ve İsrailoğullarını onun köleliğinden kurtar” denmiştir. Bu sadece dünyevi bir meseledir; en fazla siyasi açıdan önem verilebilir. Ancak dini ve manevi açıdan, dünya için yeni bir mesaj olacak veya yeni bir gerçeği aydınlatacak hiçbir şey yoktur.

Velhasıl, Hz. Resul-i Ekrem (sav) ile geçmiş peygamberlerin vahiy başlangıcı olayları karşılaştırıldığında, hiç kimse şu gerçeği kabul etmekten kaçınamaz: Hz. Resul-i Ekrem’in (sav) vahyi, diğer tüm peygamberlerin vahiyleri arasında seçkin bir konuma sahiptir ve Allah-u Teala’nın ona gösterdiği türden bir sevgi ve şefkat muamelesini, başka hiçbir peygambere göstermemiştir.

Alak Suresi’nin Önceki Surelerle İlişkisi

Bu sure de önceki surenin konusuyla uyumludur. Yani Tin Suresi’nde bulunan konu, bu surede yeni bir üslupla ifade edilmiştir.

Tin Suresi’nde Allah-u Teala, vahyin bir devamlılığını anlatmış ve bu devamlılığın âlemin başlangıcından beri devam ettiğini bildirmişti. Önce Hz. Âdem (as) vasıtasıyla zuhur etti, sonra Hz. Nuh (as) vasıtasıyla zuhur etti, sonra Hz. Musa (as) vasıtasıyla zuhur etti. Şimdi ise Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla zuhur etmektedir. İşte burada da aynı konu şu şekilde ifade edilmiştir:

“اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِيْ خَلَقَ۔ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ”

Yani insanın yaratılışına bakın; nasıl bir fert, embriyodan et parçası haline geliyor ve et parçasından sonra derece derece gelişerek nihayet canlı bir varlık olarak ana rahminden dünyaya geliyor. Aynı şekilde toplumsal olarak da insan gelişmiştir. Önce manevi açıdan insan embriyo gibiydi, sonra gelişerek et parçası oldu, sonra daha da gelişti, derken daha da gelişti ve nihayet insan-ı kamil (olgun insan) mertebesine ulaştı. Ve bu doğuş, Hz. Muhammed Resulullah’ın (sav) şahsında gerçekleşmiştir. Öyleyse ” خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ” ifadesinde, Tin Suresi’nde anlatılan aynı konuya işaret vardır ve şu anlatılmıştır: Âlemin başlangıcından beri bir planımız vardı ve biz, insanı ruhani açıdan derece derece geliştirerek sonunda dünyada kamil bir insan yaratmayı diliyorduk. Bu plan âlemin başlangıcından beri hedefimiz olduğuna göre, insanın bu hedefe ulaşması gerekliydi. Aksi takdirde insanın yaratılışı boş ve anlamsız olurdu ve Allah-u Teala, kendisine yöneltilebilecek (hâşâ) “Kendi planına göre yarattığı insanlık başarısız oldu” şeklindeki bir suçlama altında kalırdı. İşte bu sure, önceki surenin konusunun bir devamı niteliğindedir ve aynı konu burada yeni bir üslupla ifade edilmiştir.

Burada belki birinin aklına şöyle bir şüphe gelebilir: Alak Suresi ilk inen sure olduğuna göre, onun Tin Suresi ile ilişkisini kanıtlamanın anlamı nedir? Tin Suresi daha sonra inmiştir, Alak Suresi ise daha önce. Bu şüphenin cevabı şudur: Kur’an-ı Kerim’in iki tür tertibi vardır. Biri, iniş sırasına göredir. Bu açıdan Tin Suresi sonradır, Alak Suresi öncedir. Ancak Kur’an’ın bütün zamanları göz önünde bulunduran bir düzeni vardır, sureler Kur’an-ı Kerim’e bu esasa göre yerleştirilmiştir ve bu esasa göre bazı sonra inen sureler öne alınmış, bazı önce inen sureler ise sonraya bırakılmıştır.

Start typing and press Enter to search