Fatiha Suresi Tefsiri

Hz. Muslih Mev’ud radiyallahü anh

صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالّٖينَ

“Sıratalleziyne en amte aleyhim gayril magdubi aleyhim veladdallin”

Sözcüklerin Anlamı

اَنْعَمْتَ İn’am’dan türemiştir. İn’am’ın manası lütuf etmek ve ziyade etmek demektir (Akreb.) Bu kelime nimet verilen kimse akıl sahibi varlıklardan olunca kullanılır (Müfredat.) Aklı olmayan varlıklar mesela at, öküz vs için hiçbir zaman bu kelime kullanılmaz.

 غضبGazab:

الغضب ھو ثوران دم القلب ارادۃ الانتقام، ولذالك قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ اتَّقُو الغضبَ فَاِنَّهُ جَمْرَةٌ تُوقَدَ فِى قَلْبِ ابنِ آدمَ اَلَمْ تَرَوالٰى انتفاخ اَوْ دَاجِهِ وَ حُمْرَةِ عَيْنَيْهِ واذا وُصف اللہ تعالیٰ بہ فالمراد الانتقام دون غیرہ (المفردات)

Gazap, suçun cezasını vermek üzere kalpte kanın coşmasına denilir.  Peygamber Efendimizsav şöyle buyurmuştur: Gazaptan uzak durun, çünkü o insanoğlunun kalbinde tutuşturulan bir kıvılcımdır. Birisi hiddetlendiğinde onun damarlarının kabardığını ve gözlerinin kızardığını görmüyor musunuz? Bu kelime Allahcc için kullanıldığında manası sadece suçun cezasını vermektir. (Müfredat)

وَلَا الضَّالّٖينَ

الضالین : الضال : العدول عن الطریق المستقیم، ویضادہ الھدایۃ۔ ویقال الضلال لکل عدول عن المنھج، عمدا کان ام سھوا، قلیلا کان او کثیرا ۔ (المفردات)

  ضلّDalle’nin manası doğru yoldan sapmaktır ve bu kelime hidayetin zıttıdır. Doğruluğa ters olan her amel, ister bilinçli ister bilinçsiz, ister küçük, ister büyük olsun, onun için bu kelime kullanılır. (Müfredat)

Bu kelime kendini tamamıyla bir işe verme ve bir şeye dalma manasında da kullanılır. Mesela Kuran-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

اَلَّذٖينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا

Yani: Onların bütün çabaları dünya için olup tamamıyla dünyaya dalmışlardır.[1] Aynı şekilde bu mana:

وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدٰى

Ayetinde de bulunmaktadır. Yani: Allahcc Peygamber Efendimizesav: senin Allahcc sevgisine dalıp, O’nun aşkına kapılmış olduğunu gördüğümüzde ve sen Benim aşkımda kendini yok ettiğinde Biz sana yol gösterdik.[2] Birçok dilde bu üslup ve ifade bulunmaktadır. Mesela; “Filanca kişiyi bugün çok dalgın gördüm” denildiğinde onun kendini bir düşünceye kaptırdığı anlaşılır. Demek istediğim, bu doğal bir üslup olup insan fıtratına uygun olduğu için, birçok dilde buna benzer ifadeler bulunur.

Vevecedeke dâllen ayetinin manası bu üsluba tamamıyla uygundur. Yani Peygamber Efendimizsav Allahcc aşkında yok olup her an dalgındı. Allahcc onun bu halini sevdi, Muhammed’insav sevgisi Allah’ıncc sevgisini kendini çekti. Occ, Allahcc aşkına dalmış olanı eliyle tutup kapısına getirdi. Ancak “dalle” kelimesinin genel olarak olumsuz manası olduğu unutulmamalı. Bundan dolayı olumlu manada kullanıldığı yerde bu manayı desteklemek için bir karine (ipucu) bulunur. Mesela demin bahsettiğimiz ayette feheda kelimesi bir karine olarak bulunuyor.

Ayetin Tefsiri

Yüce Allahcc doğru yolun gösterilmesi için dua öğretirken ona ‘nimet verilen kimselerin yolu’ kelimelerini ilave etti. Yani alelade insanların yolunu değil yücelmiş ve ilerlemiş insanların yolunu göster.

İlk surede her Müslüman’ın önüne konulan bu hedef ne kadar yücedir. Bir Müslüman iyilikte ve hayır işlerinde sadece istekli olmakla kalmayıp bu konuda Allah’tancc ödül almış olan kimselerin grubuna dâhil olmayı hedeflemeli. Allahıcc seven, düşük bir dereceye razı olmaz. Allahcc sevgisi insanın kalbini öylesine genişletir ki basit ve alelade ilerleme onu sevindirmez. Onun sevinmesi de mümkün değildir, çünkü Allah’acc talip olan insanı Allah’tancc başka hiçbirşey sevindiremez. Kim Allah’acc talip ise o, aslında bütün ilerlemelere taliptir. Allah’ıncc irfanına nail olan kimse hiçbir ilerlemeyi son ilerleme olarak görmez. Bir mümin için sevindirici olan, sonsuz ilerleme isteği sadece müminin kalbinde doğan bir istek olmayıp, Allahcc da ona düşük bir dereceye razı olmamasını öğretmektedir. Allahcc “Ben’den iyilik dile ama alelade ve basit iyilik değil, tersine iyilik konusunda ödüllere nail olan kimselere bahşedilen iyilik ve ödülü dile. Dilerken de bir fert veya grubun ödüllerini değil, ödüllendirilen bütün insanların ödüllerini Ben’den dile” buyurmaktadır.

İn’am yani ödül kelimesinin özel bir manası yoktur. Hoşnutluk ifadesi olarak verilen ister dini ister dünyevi her şeye in’am (ödül) denilir. Kuran-ı Kerim’de in’am kelimesi bu şekilde geniş manada kullanılmıştır. İsra suresinde Allahcc şöyle buyurur:

وَاِذَا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهٖ

“İnsana ne zaman bir nimet ihsan etsek, yüz çevirir ve ondan kaçınır.”[3] Yani ödül ve nimete teşekkür edeceğine Allah’tancc  gafil olur. Bu ayetten anlaşıldığı gibi in’am kelimesi ilim, hüner, saygı vs. gibi dünyevi nimetler için de kullanılır. Bu nimetler Allah’tancc ihsan edildiği için birçok insan bunlara kavuşunca Allah’acc yöneleceği yerde O’nu unutur.

Zorluk ve sıkıntıdan kurtarılmak için de Kuran-ı Kerim’de in’am (nimet) kelimesi kullanılmıştır.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

Ey inananlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk, zarar vermek amacıyla, size el uzatmaya kesin karar vermişti. Allah, onların ellerini size zarar vermekten alıkoydu. Allah’ın takvasını benimseyin. Müminler, ancak Allah’a güvenmelidir­ler.[4] Görüldüğü gibi bu ayette düşmanın saldırılarından korunmak, nimet olarak adlandırılmıştır. Her ihsan genel manada bir nimet olduğu gibi bazı ihsanlar özellikle nimet denilmeye layıktırlar. Çünkü onlar ihsanların zirvesi sayılan ihsanlardır. Nitekim Kuran-ı Kerim’de Allahcc şöyle buyurur:

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ فٖيكُمْ اَنْبِيَاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا وَاٰتٰیكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمٖينَ

Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini, yani aranızdan peygamberler seçtiğini, sizleri hükümdar yaptığını ve (o zaman için dünya­da bilinenlerden) hiçbirine verme­diklerini (de) size verdiğini hatırlayın.”[5] Bu ayette insan için nimet sayılan şeylerden bahsedilmiş ve Yahudilere bu tür nimetlerden bol pay verildiği hatırlatılmıştır.

İnsanî kemallerin üç çeşidi vardır:

  1. Dünyevî ve şahsî
  2. Dinî ve şahsi
  3. Nispî olarak dinî ve dünyevî

Yani dünyevî ve dinî kemalat haricinde bir fert veya kavme rakipleri karşısında verilen bir üstünlük de bir çeşit kemaldir. Bu şekildeki üstünlüğe insan yaratılış olarak meyillidir. İnsan sadece kemale talip olmakla kalmayıp, çağdaşlarına ve rakiplere üstünlük sağlayan bir kemale talip olur. Yukarda bahsedilen ayette Musaas bu kemallerin üçünün de İsrailoğullarına bahşedildiğinden söz etmektedir.

1) Onlara dünyevi nimetler verildi ve onlar uzun bir müddet padişahlığı ellerinde tuttular.

Bütün dünyevi kemallerin gelişmesi için padişahlık gerekir. Bir millet krallık nimetine sahip olunca dünyevi ilerlemenin bütün imkânlarını, ondan faydalansa da faydalanmasa da elde eder. Bundan dolayı bir millete uzun zaman saltanatın verilmesi, dünyevi ilerlemenin bütün imkanları ona açılmıştır manasına gelir.

2) Krallığın dünyevi başarıların yolunu açıp onun zirvesi olduğu gibi dini başarılar ve manevi ilerlemenin zirvesi nübüvvettir. Bu konuda Musaas kendi milletine “bu imkan ve nimet size verilmiştir ve bir-iki peygamber değil, peygamberlerin uzun bir zinciri size bağışlanmıştır” buyurmaktadır.

3) Üçüncü nimete gelince bu nisbî ve mukayeseye dayalı ilerlemedir. Yani sadece dünyevi ve dini nimetler verilmekle kalmayıp, diğer çağdaş milletlerle mukayese edildiğinde daha çok saygınlık ve üstünlük kazandıran nimetlerin verilmesidir. Musaas milletine “(o zaman için dünya­da bilinenlerden) hiçbirine verme­diklerini (de) size verdiğini hatırlayın,” buyurmakla diğer milletlere üstünlük nimetinin de İsrailoğullarına verildiğini hatırlatır ve onlara Allahcc size sadece krallık vermekle kalmayıp, sizi kralların kralı yaptı. O size sadece peygamberlik vermekle yetinmeyip diğer peygamberler için hidayet meşalesi olan peygamberler de verdi ki onlara tabi olan peygamberler de vardır. Kısacası dünyevi ve dini nimetlerin her biri size verildi. Ayrıca diğer milletlere karşı dini ve dünyevi üstünlük de size bağışlandı.

Bu söz Musa’yaas aittir ama Kuran-ı Kerim’in ibaresidir. Bir gözlemcinin bu kelimelerin özü ve manalarının genişliğini görünce etkilenmemesi mümkün değildir. Sıratallezine en’amte aleyhim ifadesi ihdinessıratal müstakim ile birleşince çok geniş manalar kazanmaktadır. Bu ifade bir Müslümanın amacının kendisi için kararlaştırmış olduğu hedefler için sadece doğru yolu talep etmek olmadığını anlatmaktadır. Aksine asıl gayesi nihai hedeflere ulaşmak için Allah’tancc, sadece hidayet yollarını temenni etmesi ve nimet verilenlerin grubuna katılmakla kalmayıp, bundan önce nimet verilen kimselere bağışlanan hidayet yolları ve irfanlarının öğretilmesi için yalvarır. Kuran-ı Kerim bu derece yüksek hedefler göstermek ve büyük umutlar vermekle Muhamedî ümmete büyük bir ihsanda bulunmuştur.

Müslümanların her türlü kişisel ilerlemesinin yollarını açan bu açık öğreti varken bunu ispatlamak için başka bir delile ihtiyaç yoktu. Ama genel olarak Müslümanlar umutsuzluğa kapıldıklarından dolayı burada hidayetin talebinden Kuran-ı Kerim’in neyi kasdettiğini Kuran’dan göstereceğiz. Acaba Allahcc bu duayı kabul etme sözü vermiş midir? Nisa suresinde Allahcc şöyle buyurdu:

وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهٖ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْبٖيتًا۞وَاِذًا لَاٰتَيْنَاهُمْ مِنْ لَدُنَّـا اَجْرًا عَظٖيمًا۞وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقٖيمًا۞وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحٖينَ وَحَسُنَ اُولٰـئِكَ رَفٖيقًا۞

Öğütlendiklerini yerine getirmiş olsalardı, haklarında daha hayırlı olur (ve bu imanlarının) güçlenmesine (de) vesile olurdu. O zaman, şüphesiz Biz (de) kendilerine, tara­fımızdan büyük bir mükâfat verirdik. Onlara (da) mutlaka doğru yol göste­rirdik. Kim Allah’a ve bu Peygamber’e itaat ederse, onlar Allah’ın nimetlendirdiği nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihlerden ola­caklardır. Onlar, ne güzel arkadaştırlar![6]

Bu ayetlerde Müslümanlara verilecek olan ödüllerden bahsedilirken aynı Fatiha suresinde geçen kelimeler yani sırat-ı müstakim ve nimet verilen kimselere bağışlanan doğru yolun verilmesinden bahsedilmiştir. Ayrıca nimet verilenlerin grubu, peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler olarak açıklanmıştır. Bundan anlaşılan Fatiha suresinde talep etmemiz istenen nimetler en yüksek manevi makamlardır ve Allahcc onların Müslümanlara verileceğinden bahsetmektedir.

Bazı kimseler itiraz edip Nisa suresinde geçen “meallezine en’amallahu aleyhim”dir derler. Yani onlar nimet verilenlerle beraber olup, nimet verilenlerden olmayacaktır derler. Bu itirazın zaafı ortadadır, eğer maa (ile) kelimesi sadece peygamberler için kullanılmış olsaydı birileri bu ümmette hiç kimse peygamber olmayıp peygamberlerle beraber olacaklardır diyebilirdi. Ancak Kuran-ı Kerim maa (ile) kelimesini “en’amallahu aleyhim” yani nimet verilenlerin grubunun tümü için kullanmıştır. Nitekim maa kelimesini açıklarken hangi derecenin başına maa getirildiyse o makam Müslümanlara verilmeyecek aksine onlarla beraber olacak dense, o zaman bu ayetin manası Müslümanların içinde nimet verilen hiç kimse olmayıp bu ümmetin bazı fertlerinin nimet verilen kimselerle beraber olacağıdır. Böyle bir manayı ise Kuran, Hadis ve aklıselim reddetmektedir.

Eğer bir kimse maa kelimesi bu ayette, nimet verilen kimselerin açıklamasına aittir derse, yine de bu itiraz yanlıştır; çünkü bu açıklama nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihler diye dört gruptan bahsetmektedir. Şimdi eğer maa’nın manası sadece beraber olup, söz konusu gruba dahil olmamak ise o zaman bu açıklamaya göre manası şöyle olacak: Hiçbir Müslüman peygamber olmayıp, peygamberlerle beraber olacak; Hiçbir Müslüman sıddık (doğru) olmayıp sıddıklarla beraber olacak; Aynı şekilde hiçbir Müslüman şehit ve salih olmayıp sadece şehit ve salihlerle bir arada olacaklardır. Bundan daha yanlış bir mana ne olabilir. Acaba, Peygamber Efendimizsav ve ümmetine bundan daha büyük saygısızlık yapılabilir mi? Yani peygamberler şöyle dursun bu ümmette hiç kimse sıddık, şehit ve salih bile olmayacakmış.

Yine bazı kimseler itiraz ederek nübüvvet Allahcc tarafından bir bağış olduğu için nübüvvet için dua anlamsızdır derler. Bunun cevabına gelince insanın duası nübüvvet için değildir, ümmet dua ederken Yüce Allah’tancc en yüksek manevî nimetlerin verilmesi için yalvarır. Bu ayetin manası ve mefhumu budur. Hangi nimetin kime verileceği Allah’ıncc kararına bağlıdır. O,

اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ

Yani; risaleti kime vereceğini en iyi Allah bilir,[7] buyurmuştur. Şüphesiz nübüvvet İlâhî bir bağıştır ama neden Ebu Cehil’e değil, Peygamber Efendimizesav nasip oldu. Allah’ıncc bu lütfunu cezp etmek için de fedakarlıklara ihtiyaç vardır. Mümin bana peygamberlik bağışlansın diye dua etmez. Manevi nimetler şöyle dursun bazen dünyevî nimetlerin bu şekilde talep edilmesi bile mekruhtur. Mesela bir marangozun üniversitede dekanlık talep etmesi veya bir sakatın ordu komutanı olmayı talep etmesi gibi dualar abestir. Duaların kabul olması, ortama ve Allah’ıncc hikmetine tabidir. Bundan dolayı bir mümin için manevi makamların isimlerini sayarak dua etmek uygun değildir. Nübüvvet makamı şöyle dursun, eğer bir kimse “Ey Allahcc! Ben sıddık, kutup veya şehit makamına nail olayım” diye dua ederse bu bile mekruhtur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allahcc ihdinî yani bana doğru yolu göster değil ihdina yani bize doğru yolu göster duasını öğretmiştir. Çünkü çoğul ifadeler millî ilerleme ve gelişmeye işaret etmektedir. Yüce Allahcc ümmet içinde kimi hangi makama uygun görürse onu o makama seçer. Bu dua nimeti taleb etmek içindir. Nitekim nübüvvet ve peygamberlik İlâhî bir bağış yani nimet olduğuna göre bu dua, bu nimetin ümmete verilmesi için yapılan bir duadır dense buna ne itiraz edilebilir? Özet olarak bu dua her türlü nimetin talebi için ve her işte doğru yolun gösterilmesi için öğretilmiştir. Kuran-ı Kerim bu nimetlerin tümünün Müslümanlara verileceğinden bahseder. Kuran-ı Kerim’in kendisi nübüvvet ve peygamberliği bu nimete dahil etmektedir. Bundan dolayı hiç kimse bu nimeti diğer nimetlerden ayrı tutma hakkına sahip değildir.

Burada, Peygamber Efendimizsav hatemü’n nebiyyin olduktan sonra bir peygamber nasıl gelebilir diye bir itiraz ileri sürülebilir. Bunun cevabı Nisa suresinde mevcuttur. Yüce Allahcc şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحٖينَ وَحَسُنَ اُولٰـئِكَ رَفٖيقًا

Yani, kim Allahcc ve bu Resule yani Muhammed Resulüllah’asav itaat ederse bu nimetler ona verilecektir. Şimdi itaat eden sözkonusu olunca onun işi Muhammed Resulüllah’ınsav işlerinden ayrı tutulamaz. O yeni bir şeriat getiremez, bundan dolayı Peygamber Efendimizesav tabi olan bir peygamber hatemü’n nebiyyin mefhumuna aykırı olmayıp aksine onun manasını mükemmelliğe erdirecektir.

Zamanımızda bir müfessir vardır. O, kendi Kuran tercümesini sık sık takdim etme alışkanlığına sahiptir. Onun yazdıklarına göre bu dua nübüvvet elde etmek için olsaydı, en azından Peygamber Efendimize nübüvvet makamı verilmeden önce öğretilmesi gerekirdi. Ama Kuran-ı Kerim’de bunun bulunması ona nübüvvet makamı verildikten sonra bu duanın öğretilmiş olduğunu göstermektedir. Özet olarak ona nübüvvet bağışlandıktan sonra bu duanın öğretilmiş olması bunun nübüvvet makamının elde edilmesiyle ilgisi olmadığını ortaya koymaktadır. Bu itiraz çok zayıf ve yazarın hiç düşünmediğine delalet eder. “İhdinessıratal müstakim” kelimeleriyle öğretilen dua tabii bir duadır. Bu kelimelerle dua etmek bereketlidir çünkü Kuran kelimeleri bereketli olup hatadan arınmıştır. Yoksa hakkı arayan herkes, ister bir dine tabi olsun, ister hiçbir dine inanmasın, içinde doğruluk arayışı uyanınca o da aşağı yukarı buna benzer kelimelerle dua eder. Hakkı arayan kimseler “Bize doğru yolu göster veya sevdiklerinin yolunu göster” diye dua ederler. Acaba makul bir insan, kendisine peygamberlik verilmesinden önce, Peygamber Efendimizinsav içinde doğru yolu talep etmek için ve Allah’ıncc sevdiklerinin yolu üzerinde yürümek için hiçbir istek ve arzu bulunmadığını kabul edebilir mi? Böyle bir düşünce insanı kâfir yapar. Aslında Allah’ıncc lütfunu çeken Peygamber Efendimiz’insav içindeki bu sancı idi. İşte bu sancıya ihdinessıratal müstakim kelimeleriyle ifade şekli verilmiştir. Aralarındaki fark sadece Kuran’ın kamil ve her eksiklikten arınmış kelimeleri seçmesidir. O, içlerinde bu sancıyı taşımayan kimselerin kalbinde bu kelimelerle aynı sancıyı yaratmaya çalışmıştır. Ayrıca O, bu dua edilince onun kabul edileceğine dair bize umut vermiştir. Hatta bu kelimelerle dua edilmesini bize emretmiştir. Peygamber Efendimiz’insav kalbinin bu duygulardan yoksun olduğunun söylenmesi ona büyük saygısızlıktır. Ayrıca bu düşünce Allah’acc da saygısızlıktır. Bu, peygamber Efendimiz’in kalbinde doğru yol için hiçbir sancı olmadığı halde Allahcc onu zorbalıkla peygamber yaptı manasına gelir. Böyle düşüncelerden Allah’acc sığınırız.

Bu itirazın makul olduğu kabul edilse bile acaba birisi, Peygamber Efendimizsav Kuran’ın inişinden önce iyi bir kul muydu, değil miydi veya Allahcc sevgisi ile sarhoş muydu değil miydi veyahut Kuran inmeden önce o Allah’acc yakın mıydı değil miydi şeklinde sorular sorabilir mi? Bu soruların cevabı müsbet olduğuna göre acaba bir kimse kalkıp, “Kuran’da zikrolunan namaz, oruç, cihat vesair gibi diğer şerî emirlere ihtiyacımız yoktur, çünkü eğer Peygamber Efendimiz bunlara uymadan Allahcc sevgisine nail olduysa biz de bu amelleri yapmadan Allahcc sevgisine nail oluruz,” diyebilir mi? Din meseleleri şöyle dursun dünyevî meselelerde eğer birisi, “ilk tavuk veya ilk yumurta, ilk ağaç veya ilk tohum nasıl meydana geldiyse şimdi de meydana gelir ve onları elde etmek için doğa kanunlarına uymamıza gerek yoktur,” derse herkes onun deli olduğunu kabul edecektir. Tohum yok iken Allah’ıncc kanunu başka şekildedir, ama tohum meydana geldikten sonraki kanunu farklıdır. Peygamber Efendimiz’insav gelişinden önce dünyada İlâhî öğreti silinip yok olmuştu. Onun temiz yaratılışında sevgi duyguları meydana geldi. Yüce Allahcc da o duyguları belirli kelimeler veya yöntemlere gerek duymadan kabul etti ve lütfuyla ona yaklaştı. Ama Kuran-ı Kerim inip her şey için kurallar belirlenince önceden o kurallara uymaksızın elde edilebilen nimetlere artık nail olunamaz. Peygamber Efendimizsav İslam ve şeriatın temelini attıktan sonra bu kanun ve şeriat dışında kalan hiç kimse başarıya ulaşamaz. Bu soru başka açılardan da değerlendirilebilir; A) Acaba nübüvvet sadece bir makamın adı mıdır? Yoksa bir peygamber için takva, temizlik ve Allah’acc yakın olması da gerekli midir? B) Eğer bir peygamberde bu vasıfların bulunması gerekiyorsa o zaman acaba peygamber olmayan birisi takvasında temizliğinde ve Allah’acc olan yakınlığında bir peygamberden daha ilerde olabilir mi? Buna cevaben bu müfessir ve yandaşları peygamber olmayan birisinin takva temizlik ve Allah’acc yakınlığı açısından bir peygamberden daha ilerde olabilir derlerse o zaman aramızdaki tartışma sadece bir kelime üzerindedir. Ama eğer peygamber olmayan bu konularda peygamberden üstün olamaz denirse o zaman Peygamber Efendimizinsav ümmetinde zıllî burûzî ve Muhammedî nübüvvete tabi olan nübüvvetin bulunmadığını iddia eden, bu ümmetin hiçbir ferdi önceki insanların vardığı Allah’acc yakınlık makamlarından hiçbirine varamaz demek istemektedir. Bu iddiada bulunan insan kesinlikle Muhammedî ümmetin nimetlerden mahrum olduğunu kabul etmektedir.

Müfessir bey başka bir itiraz daha ileri sürmüştür; Neden geçmiş bin üç yüz sene içerisinde hiçbir Müslüman’ın duası kabul olmamış? Bunun cevabına gelince, duanın kabulü onun miktarı veya durumuna bağlıdır. İtiraz eden de sıddık makamının bu ümmete verilebileceğine inanır. O zaman birisi ona geçen bin üç yüz sene içerisinde bu ümmette kaç kişiye sıddık makamı verildi diye sorarsa o da buna cevaben sadece Ebubekir’era verildi derse, “geçen bin üç yüz sene içerisinde bu dua neden hiç kimse için kabul edilmedi?” itirazı ona da yöneltilecektir. Eğer onun haricinde sıddıklık makamına nail olanlar vardır derse o zaman acaba o makama nail olanlar Ömer, Osman ve Ali’den daha üstün müydü, daha aşağı mıydı? diye sorulur. Eğer onların derecesi daha aşağıda idiyse aşağı derecedekilerin sıddık makamına nail olduğu halde, daha yüksek dereceye sahip olan Ömer, Osman ve Ali’nin sadece şehitlik makamına kadar yükselebilmeleri ve sıddık makamına nail olamamaları bir soru işareti uyandırmaktadır.

Kısacası nübüvvetin devamlılığına getirilen her itiraz, sıddıklık kapısının açık olduğu kabul edilince ona da yöneltilir. Sonuç olarak bu itiraz hakikate dayanmayıp, sadece meselenin derinliğine ve inceliğine varılmadığı için ortaya çıkmaktadır.

Bu ayetle ilgili başka mühim bir nükteden de bahsedilmesi gerekiyor. Peygamber Efendimiz bu sureye Ümmü’l Kitap ve Ümmü’l Kuran ismini de vermiştir (Ebu Davud, Kitabü’s Salat). Bizce bu her iki isim Kuran-ı Kerim’den anlaşılmış olup kaynağı da bu ayettir. Bu ayet ve bundan önceki ayette anlatılan, ibadetin nihai menzili, kulun Allah-u Teala’dan nimet verilen kimselere bağışlanan doğru yolu talep etmesidir. Bu dua kabul olduğu takdirde bir millet olarak insanların kalbinden, biz yok olduk, bizi doğru yola kavuştur şeklindeki yalvarmalar Allah’acc yükseldiğinde, Allah’ıncc seçtiği her kulun mükemmel ve tertemiz kalbinin yalvarışları da bu dualara eklenince Allah’ıncc rahmeti coşar ve onun lütfu vahiy, ilham ve hidayet şeklinde iner. Öteden beri böyle olagelmiştir ve ilerde de hep böyle olacaktır. Nuhas peygamberin zamanındaki mazlumların haykırışları, Nuh’unas tertemiz kalbinin yakarışları ile birleşince Nuh’aas inen kelamı getirdi. İbrahimas zamanındaki insanların yalvarışları İbrahim’inas safi kalbinin dularıyla birleşince İbrahim’eas inen sahifelerin nuzûlüne vesile oldu. Aynı gerçek Musaas, İsaas ve Peygamber Efendimizsav zamanında tekrarlandı. Kuran-ı Kerim’in nüzulünden önce Peygamber Efendimizin dünyadan ayrılarak Hira mağarasına gidip dua ve ibadetle meşgul olması sahih hadislerden bilinmektedir. Kendi düşüncelerini okuma yeteneğine sahip dünyanın en temiz kalbinin durumu buydu. Bunun haricinde dünyanın gizli haykırışları da göğe yükselmekteydi. Bunların hepsi birleşip Allah’ıncc lütfunu çektiler ve Kuran-ı Kerim inmeye başladı. Kısacası “ihdinessıratal müstakim, sıratellezine enamte aleyhim” aslında kelamın nüzulünden önce dünyanın içinde bulunduğu durumu tasvir etmektedir. Özellikle o devrin temiz ruhlarının kalbinde haykırışlar yükselmekle beraber zihinlerinde de bir tufan meydana gelir. Bunun sonucunda söz konusu devrin kelamı nazil olur. Özet olarak bu dua Fatiha suresinde nazil olduğu için İlâhî kelamın nüzulüne sebep olduğundan Peygamber Efendimizsav bu sureye Ümmü’l Kitap ve Ümmü’l Kuran ismini verdi. Fatiha suresinin temas ettiği konu Kuran’ın nüzulüne sebep oldu ve bir şeyin meydana gelmesine sebep olan şey anne hükmünde olduğu için Fatiha suresine Ümmü’l Kuran denildi.

Peygamber Efendimizsav Fatiha suresine Kuranü’l Azim demiştir. Bu, Fatiha suresinin büyük Kuran ve kalanının küçük Kuran olduğu anlamına gelmez. Böyle düşünmek yanlıştır. Aslında Hz. Resulüllahsav Fatiha suresine Ümmü’l Kuran ve Ümmü’l Kitap dediğinde onun Kuran’dan ayrı olduğu şüphesi uyanabilirdi. Peygamber Efendimizsav bunu göz önünde bulundurarak ona El-Kuranü’l Azim ismini verdi. Böylelikle o, Fatiha suresinin Kuran’ın dışında olmayıp onun bir parçası olduğunu anlatmak istemektedir. Herhangi bir şeyin bir parçasına veya bir bölümüne bütünün adı verilebilir. Mesela biz, bir hafızdan Kuranın bir parçasını dinlemek istediğimizde ona “Kuran okur musun?” deriz. Veya başka bir durumda filanca Kuran-ı Kerim okuyor veyahut bazen Kuran-ı Kerim şöyle der, deriz. Halbuki kastettiğimiz Kuran’ın tamamı değil bir ayetidir. Bu tür ifadeler kullanılırken hiçbir zaman aklımıza, bahsettiğimiz sure veya ayetin Kuran olup, diğer surelerin veya ayetlerin Kuran olmadığı gelmez. Aksine okunan sure veya ayetin Kuran-ı Kerim’in bir parçası olduğunu kastetmiş oluruz.

Peygamber Efendimizsav Fatiha suresine Ümmü’l Kuran, Ümmü’l Kitap ve El-Kuranü’l Azim isimlerini vermiştir. Buna göre Fatiha suresi hem doğuran hem doğandır. Bu manada olağanüstü, manevi bir püf noktası vardır. Manevi âlemde ilk durum ikinci durumu doğurur. Böylelikle ilk durum bir açıdan anne ve daha sonraki durum evlat hükmündedir. İşte bu manada Fatiha suresine Ümmü’l Kuran denilmiştir. Ayrıca o kendisi Kuran olduğu için ona Kuran ismi de verildi. Bazı değişiklikler meydana gelirken insan için de bu tür benzetme ifadeleri kullanılır. Nitekim Tahrim suresinde Yüce Allahcc Müminlerin durumunu Firavun’un karısına ve İmran kızı Meryem’e benzetir.

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لٖى عِنْدَكَ بَيْتًا فِى الْجَنَّةِ وَنَجِّنٖى مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهٖ وَنَجِّنٖى مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ ۞وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّتٖى اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فٖيهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهٖ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتٖينَ۞

Yani: Allah, müminlerin durumunun Firavun’un karısının (durumuna benzedi­ğini) beyan eder. Hani o, (Rabbine) demişti ki: “Yarabbi, Katında (bulunan) Cennet’te benim için (de) bir ev yap. Beni, Firavun ve onun kötü amellerinden kurtar. Beni, (bu) zalim kavimden (de) kurtar.” Keza (Allah müminlerin duru­munun,) namusunu korumuş İmrân kızı Meryem’in (durumuna benzediğini beyan eder.) Biz, ona kelamımızdan üfledik ve o Rabbinin kelamına ve Kitaplarına iman etti ve en sonunda o itaat eden bir erkek gibi oldu.[8] Bundan Hz. Meryem’in vasıflarını taşıyan müminler ilerleyip Allah’ıncc kelamı üzerlerine inince Mesihî bir nefise nail oldukları anlaşılır.

Kısacası Fatiha suresine hem Ümmü’l Kitap ve Ümmü’l Kuran denmesi hem El-Kuranü’l Azim isminin verilmesi İslamî terimlere ışık tutar. Bu ümmette bir ferde hem Meryem hem İsa isminin verilmesini anlamayan insanlar için bunda büyük hidayet vardır. Peygamber Efendimizsav Fatiha suresine hem anne yani doğuran hem Kuran yani doğan buyurmaktadır. Böyle bir durumda gerçek bir Müslüman için Allah’ıncc bir ferde hem Meryem hem İsa demesini anlaması hiç zor değildir. Onun Mesihin zuhuru için inleyen manevi hali Meryem’in durumuna benzediği için ona Meryem denildi. Tıpkı Fatiha suresinin ihdinessıratalmüstakim duasıyla bir hidayetin gelmesi için yalvarışından dolayı ona Ümmü’l Kuran ve Ümmü’l Kitap denildiği gibi. Ancak daha sonra bu kamil ferdin duası işitilip Yüce Allahcc ona Mesihî bir nefis bağışlayıp bu dünya için gönderdiğinde ona İsa ismi verildi. Tıpkı ihdinessıratalmüstakim’deki duanın yükselip Kuran’ı dünyaya getirmesi ve ona Kuran-ı Azim isminin verilmesi gibi.

Duayla ilgili Ashab-ı Kiram’ın gözönünde bulundurduğu başka bir nüktenin de unutulmaması gerekir. Onlar dünyanın önüne başka bir millette benzeri bulunmayan bir örnek sergilediler. Daha sonra gelen Müslümanlar da bunu unutmasalardı isimleri dünya tarihinde hep baki kalacak şekilde güzel örnekler sergilerlerdi. Ama ne yazık ki Müslümanlar bu ayette zikredilen paha biçilmez hidayeti unuttular ve Yüce Allah’ıncc onları yükseltmek istediği seviyeden aşağı düştüler. Zamanımızın Müslümanları bu hidayeti hedef edinirlerse bütün sıkıntılar aniden kalkar ve onlara benzersiz saygınlık ve yücelik nasip olur.

Bu ayette anlatılan, her milletin bir hedefinin olduğudur. O, bu hedefe ulaşmak için uğraşır. Dünyanın yaratılışının da bir amacı vardır. Hangi millet bu amacı gerçekleştirirse dünyanın yaratılışından amaçlanan bu millettir denecektir. Ademas dünyaya geldiğinde insanlara bazı iyilikler konusunda bilgi verdi. Onun söyledikleri, o devrin insanları için en güzel öğreti idi. Onun öğretisine uyan insanlar büyük manevi ve ahlaki değişikliklere nail oldular. Onların zihinsel becerileri önceki insanlara göre çok gelişmesine rağmen insanoğlu yaratılışından amaçlanan kemale henüz ermemişti. Netice olarak onun ilerlemesi ve gelişmesi için çabalar devam etti, Nuhas geldiğinde insanoğlu ilerlemenin bir üst seviyesini yakaladı. Onlar Nuh Peygamberin eliyle manevi, ahlaki ve zihinsel ilerlemeler kat etmelerine rağmen insanın yaratılışından amaçlanan elde edilemedi. Nitekim ondan sonra da Peygamberler gelmeye devam etti. Peygamber Efendimiz zuhur ettiğinde o, insanoğlundan gizli olan bütün sırları açıp dini, ahlaki ve zihinsel ilerleme ve gelişme için gerekli olan her şeyden bahsetti. Başka bir ifadeyle ilmi manada din tekamüle erdi.

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى

Yani: Bugün, sizin için dininizi tamama eriştirdim ve nimetimi üzerinize tamamladım.[9] Diye ilan edildi. Ancak bu öğreti uygulamaya geçilmeden nüzulünün gayesi gerçekleşemezdi ve Peygamber Efendimizinsav geliş gayesi hedefe ulaştı denemezdi. Bundan dolayı Yüce Allahcc Fatiha suresinde Müslümanlara ihdinessıratalmüstakim, sıratellezine en’amte aleyhim şeklindeki duayı öğretmekle hedeflerini gösterdi ve onlara “dünya manevi yolculuğuna başladığında göz önünde bulundurduğu makam-ı mahmud sizin de daimi hedefiniz olmalı; Bu hedefin farklı seviyelerine insanoğlunu ulaştırmak için birçok peygamberler gönderildi. Onu nihai menziline ulaştırma vazifesi Hz. Muhammed Resulüllah’asav verildi. Ey Müslümanlar siz bu hedefe ulaşmalısınız,” dedi.

Kısacası nimet verilenlerin nimetinden bize de ver, ifadesinin manasına gelince Adem’inas ümmetine bağışlanan iyilikleri, Nuh’unas ümmetinin gelişmelerini, İbrahimas ümmetinin makamını, Musaas ümmetinin kemallarını ve Mesih’inas manevi tesirini hepsini Allah’tancc istemek demektir. Bu dua ile müminler bir seviyeden bir üst seviyeye çıkarılmayı talep ederek en sonunda Peygamber Efendimizinsav hedefinde başarıya ulaşması ve Mahmud makamına nail olması için Muhammedî vasıfların kendilerine bağışlanmasını niyaz ederler. Sıratellezine enamte aleyhim’den kastedilen, ilk günden itibaren insan kervanının ilerlediği kemalin nihai menzilidir. Bu kemalin farklı seviyelerine götürmek farklı zamanlarda farklı peygamberlerin vazifesi idi. Bunu son seviyesine ulaştırma vazifesi Peygamber Efendimizesav verildi. Bu dua vesilesiyle Ümmet-i Muhammedsav Allah’acc şöyle yalvarır: “Ey Allahcc! Peygamber Efendimizsav vasıtasıyla Sen dinini tekamüle erdirdin. Şimdi gerekli olan, amellerimizin dinine uygun olması ve önceki Peygamberler vasıtasıyla gelişmiş ve ilerlemiş olan bütün gizli ve güzel kuvvelerimizin ortaya çıkmasıdır. İnsan yaratılışının nihai amacı bu güzelliklere sahip olmaktır. Biz bunu üstlenmeye hazırız. Sen bize yardım eyle ve önceki ümmetlerin farklı peygamberler vasıtasıyla teker teker kaydettiği menzillere bizi birden ulaştır ki insan yaratılışının gayesi Ümmet-i Muhammedin eliyle gerçekleşsin.”

Ashab-ı kiram bu hedefi göz önünde bulundurdular, onlar geçmiş bütün ümmetlerin ahlakî güzelliklerini kendilerinde toplayıp dünyaya benzersiz bir örnek oldular. Bugün eğer cemaatimiz tekrar bu hedefi göz önünde bulundurursa Peygamber Efendimiz’insav Mahmud makamına yükselme zamanı daha da yaklaşacaktır ve dünya, kaygı verici huzursuzluklarından kurtulacaktır.

Allah’ıcc kızdırıp gazabını alevlendiren her fert veya millet “mağdûbi aleyhim” ifadesine dahildir. Aynen bunun gibi Allah’tancc başkasını sevip ona gönül vererek Allah’ıcc unutan bir millet “dallîn” grubuna dahildir. Ama Peygamber Efendimizsav bu iki kelimeyi özel manada da kullanmıştır. İmam Ahmed bin Hanbel Müsnedinde Adiy bin Hatem’den uzun bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayetin sonu şu şekildedir;

Yani: Peygamber Efendimiz sav “mağdubi aleyhimden kasdedilen Yahudilerdir ve dallînden kastedilen Hıristiyanlardır” buyurdu. İmam Tirmizi de bu rivayeti nakledip bunun hakkında hasen gariptir ifadesini kullanmıştır. İbni Merdiveyh Ebu Zer Gaffarî’den şöyle rivayet etmiştir:

 Ben Peygamber Efendimiz’e sav mağdubi aleyhim’in kimler olduğunu sorduğumda o, “Yahudiler” dedi. Ve  leddallîn kimlerdir dediğimde o, “Hıristiyanlar” dedi. (Fethü’l Beyan, cilt 1)

Bu mana birçok sahabeden nakledilmiştir. Mesela İbni Abbas ve Abdullah bin Mesud. İbni Ebi Hatem  şöyle der:

 Bütün müfessirler bu manada müttefiktir ve ben aralarında bir ihtilaf görmedim. (İbni Kesir)

Kuran ayetleri de bu manayı desteklemektedir. Kuran-ı Kerim Yahudilerle ilgili sık sık gazap kelimesini kullanmaktadır. Mesela

فَبَاؤُ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍ

Bu ayetten anlaşıldığına göre  sanki Allah’ıncc gazabı sadece Yahudiler için imiş gibi gazap üstüne gazaba uğradılar.  Bunun tersine Hıristiyanlar için “dalle” kelimesi kullanılmıştır. Mesela

اَلَّذٖينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا

Bunlar, tüm emekleri dünya hayatı uğruna boşa gidenlerdir.  Aynen bunun gibi Maide suresinde Allah-u Teala Hıristiyanlardan bahsederken onların mesihi ve annesini ilah olarak kabul ettiklerini beyan ettikten sonra şöyle der:

قُلْ يَا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فٖى دٖينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُوا اَهْوَاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَثٖيرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَاءِ السَّبٖيلِ۞

De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Dininiz hakkında haksız yere aşırılık etmeyin. Daha önce kendileri (de) yoldan çıkmış, birçoklarını (da) yoldan çıkarmış ve doğru yoldan iyice sapmış olanların heveslerine uymayın.”

Bu ayette, geçmişte bütün Hıristiyanların müşrik olmadığı anlatılmaktadır. Onlar arasında tevhide inananlar da vardı ve müşrik olanlar da. Mesihe ilah olarak inanan müşrik Hıristiyanlar dalalete düşmüş olup, diğer Hıristiyanlar arasında da şirk inancını yaymaya başladılar ve sonuç olarak onların çoğunun dalalet dolu bu inancı benimsemesine sebep oldular. Böylelikle onlar tevhidi bıraktılar. Kısacası Kuran-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sav hadislerinden, “mağdubi aleyhim”den özellikle Yahudilerin, ve “dallin”den ise özellikle Hıristiyanların kastedildiği anlaşılmaktadır.

Bu ayet ellezine veya enamte aleyhim’de geçen hüm zamirinin bedelidir.  Bunun mefhumu şöyledir: Ey Allahcc! Bizi nimet verilenlerin yolu üzerinde yürüt. Nimet verilen kimselerden kastettiğimiz, Senin nimetine nail olduktan sonra Senin gazabına yakalanmayan veya Senden başkasının sevgisinden dolayı Seni terk etmeyen kimselerdir. Böylece bu ayet müminin her an haşiyet içinde olması gerektiğini anlatmaktadır. Bir mümin dalalet tehlikesini ortadan kaldıran bir makama varıncaya dek hiçbir zaman gevşeyip çabasını terk etmemeli, o daima ayağını sağlam basıp takva yollarında yürümeye devam etmeli. Buna dikkat etmezse az bir gafletten dolayı o makamından düşüp helak olabilir.

Bu ayet içinde mühim bir gaybî haber bulunmaktadır. Bu haber, düşünen herkesin imanının ilerlemesine vesile olabilir. Bu sure indiğinde Yahudiler ve Hıristiyanlar değil, tersine Mekkeli kafirler Peygamber Efendimizinsav karşısındaydılar. Yahudiler ve Hristiyanların sayısı Mekke’de yok denecek kadar azdı. Mekke’de hiç söz sahibi değillerdi. Durum böyleyken neden bu surede öğretilen duada “Dua ediniz ki Allahcc sizi tekrar müşrik olmaktan korusun” denmemiştir. Bunun tersine öğretilen dua Yahudiler ve Hıristiyanların yolunda yürümekten Allah’acc sığınmak içindir. Aslında müşriklerden hiç bahsetmeyip, Mekkeli müşriklerin dininin daimi olarak kökünün kazınacağı bu gaybi haberde anlatılmıştır. Bundan dolayı “Ey Allahcc! Müslümanları Mekkeli müşrikler gibi olmaktan koru” diye bir duanın öğretilmesine gerek yoktu. Ama Yahudiler ve Hıristiyanların dini devam edeceğinden, onların Yahudilere ve Hıristiyanlara iştirak etmekten korunması için bu duaya ihtiyaç duyulacaktı.

Bu ayet mühim olan başka bir konuya da dikkatimizi çeker. Buna göre Hıristiyanlar Müslümanları kendi dinlerine davet ederler. Bundan dolayı Hıristiyanların fitnesinden Müslümanları korumak için böyle bir duaya ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Ama Yahudiler, diğer din mensuplarının Yahudiliği kabul etmelerine müsaade etmezler. Durum böyleyken “Ey Allahcc! Bizi Yahudi olmaktan koru” şeklinde bir dua neden öğretilmiştir? Allah’ıncc kelamı anlamsız ve ihtiyaç duyulmayan bir duayı öğretemez. Ayrıca Peygamber Efendimizinsav Allah’ıncc emriyle, (hâşâ!) ihtiyaç duyulmayan bu duanın günde 30-40 okunmasını ümmete emretmesi de anlaşılır değildir. Kısacası Müslümanlar Yahudilik fitnesinin başka bir şekilde aralarında zuhur edeceğini düşünmeli. Aslında Müslümanlar, vadedilen mesihi reddetmekle Yahudilerin düştüğü duruma düşeceklerdi. Onların bu duruma düşmeleri, Hıristiyanlık fitnesinin de bütün gücüyle İslamiyet’e saldırdığı zamana rastlayacaktı. Kısacası bir taraftan Mesile Mesih’i (Mesihin benzeri) reddedip Yahudilere benzeyerek Allah’ıncc desteğinden mahrum olacaklardı. Diğer taraftan Hıristiyan dini onlara saldırarak yüzbinlerce Müslüman evladının Hıristiyan olmasına sebep olacaktı. Bu ayet olağanüstü gaybi bir haber taşımaktadır. Neden Müslümanlar bundan istifade ederek söz konusu her iki ateşten necat bulmuyorlar.

Dikkatle incelendiğinde bu surenin ayetlerinde Allah’ıncc koyduğu latif bir güzellik ortaya çıkmaktadır. Buna göre Allah’ıncc sıfatları ve sure içinde bulunan dualar birbirine tekabül etmektedir. Nitekim “Elhamdülillah” (her türlü övgü Allah’acc aittir) ifadesine karşılık “iyyake nağbüdü” (biz ancak Sana ibadet ederiz) ifadesi bulunmaktadır. Bundan anlaşılan Allah’ıncc bütün güzelliklere sahip olduğunu anlayınca, insan kendini tutamayarak “iyyake nağbüdü” diye haykırır. Rabbü’l Alemin’e karşılık iyyake nağbüdü bulunmaktadır, yani insan, “Rabbim her şeyi yaratmıştır ve en küçük zerre dahi O’nun minneti altındadır,” bilincine varınca; Biz ancak Senden yardım dileriz diye yalvarır. Aynen bunun gibi “Errahman”a karşılık “İhdinessıratal müstakim” bulunmaktadır. Çünkü kul, Allah’ıncc insanın bütün ihtiyaçlarını onun amelini gözetmeksizin karşıladığını görünce, tabii olarak “Benim en büyük ihtiyacım Sana ulaşmaktır. Bunun karşılanması için gereken ortamı yarat” diye Allah’acc yalvarır. “Errahim” (amelin en güzel mükafatını veren) sıfatına karşılık “sıratallezine enamte aleyhim” denmiştir. Yani kul, “Bana nimet verilenlerin yolunu göster, onların yolu üzerinde yürütürken beni onlara verilen nimetlerin varisi kıl” diye niyaz eder. Çünkü hiçbir amelin boşa gitmemesi Rahim sıfatının gereğidir. “Maliki yevmiddin” karşısında “gayril mağdubi aleyhim veleddallin” vardır. Çünkü insan yaptıklarından sorguya çekileceğini düşündüğünde, kalbine başarısızlık korkusu musallat olur. Nitekim  kul, “maliki yevmiddin” sıfatını düşünüp, Allah’ıncc öfkesinden korunmak için dua eder.

Bu şerefli surenin ayetlerinin sıralaması incelendiğinde, bunda insanın manevi ilerlemesinin aşamalarından bahsedildiği açıkça anlaşılır. Bu surede aşamalı olarak eninde sonunda Allah’acc ulaşmanın kurallarından bahsedilmiştir. Bir zata itaat veya ibadet iki sebepten, sevgi veya korkudan dolayı yapılır. Bundan dolayı Yüce Allahcc bu surede bu sıfatların her ikisinden bahsetmektedir. İnsanların bir kısmı, yaratılışları gereği ihsan ve iyiliğe değer verip, iyilik yapana itaat ederler. Bunun tersine bir kısım insanlar, ihsanı hiç umursamaz ama korku onları itaate mecbur eder. Ama hikmet sahibi kimse ilk olarak sevgi ile bu meseleyi halletmeye çalışır. Sevgi işe yaramazsa korkutur. Nitekim Yüce Allahcc da ilk olarak insanın içini Allahcc sevgisi ile dolduran sıfatlarından bahsetmiştir. O’nun  ismi Allahcc olup, bütün güzellikleri kendinde toplayan ve her türlü eksiklikten münezzeh olandır. O, her şeyin yaratıcısı olup, ona rızk verendir. Mümin ve kafir, hepsini besleyen ve yetiştirendir. O, hayatımızın sürmesi için bizim bilmediğimiz ortamlar ve imkanlar yaratmıştır. Yaptığımız her iyiliğin en güzel mükafatını verir. İşte güzellik ve iyilikten etkilenip itaate meyilli olan insanlar, bu sıfatlara baktıklarında kendilerini tutamayarak “iyyake nağbüdü” demek suretiyle Allah’ıncc karşısında eğilirler. Bunun tersine sevgiden etkilenmeyen ve sert davranılmaya alışık olan insanlar “maliki yevmiddin” sıfatını incelediklerinde, Allah’ıncc mükafat ve ceza gününün sahibi olduğunu görürler. Birgün O’nun huzuruna çıkıp, kendilerine verilen bütün nimetlerden dolayı sorguya çekileceğini anlarlar. Bu tür insanlar korkudan dolayı, ellerinde olmayarak “iyyake nağbüdü” diyerek boyun eğerler. Bir taraftan o, kendi zaafını görüp, diğer taraftan Allah’ıncc iyiliği ve güzelliği veya azameti ve heybetini inceler ve “iyyake nağbüdü” demekle yetinmeyip “iyyake nestain” kelimeleriyle niyazda bulunup şöyle der: “Ey Allahcc! Ben Sana itaat edenlerdenim. Ancak Sana ibadet ederim ama bunu hakkıyla yapamıyorum. Bundan dolayı ancak Senden yardım dilerim. Çünkü bu işte sadece Sen bana yardımcı olabilirsin. İnsanın içinde sevgi bu mertebeye ulaşınca ve İlâhî azamet kulu bu denli etkileyince, insan fıtratı gereği “ihdinessıratal müstakim” diye yanıp tutuşur. Allah’tancc doğru yolun gösterilmesi için niyazda bulunur. Doğru yol daima diğer yollar nispetiyle daha kısa olur. Kısacası bu kelam sevginin kemalini göstermektedir. Mümin Allah’acc şöyle yalvarır: “Ey Rabbim! Artık ben Senden uzak duramam. Sen bana en kısa olup, ifrat ve tefritten arınmış olan bir yol göster. Öyle bir yol ki üzerinde yürümek suretiyle ben en kısa zamanda Sana ulaşabileyim. Bir kralın huzuruna çıkan insanların dereceleri farklı farklı olur. Bundan dolayı yaratılış gereği “sıratallezine enamte aleyhim” kelimeleriyle bir dua öğretilmiştir. Yani “Ey Benim Mevlam! Bana sadece doğru yolu göstermekle kalmayıp, nimet verilenlerin yolunu göster. Senin huzuruna ben alelade kimselerden olarak çıkmayayım. Tersine Senin indinde özellikle sevilen kimselerden sayılayım. Hem aşık hem maşuk olayım. Ben Seni sevdiğim gibi Sen de beni sev. Çünkü nimet verilen kimseler Senin sevdiğin kimselerdir ve sadece ödülleri hak eden cemaat Senin sevgine nail olmuştur.

Aynen bunun gibi kul, aralarında yabancılık perdesi olmayan sevgi makamını talep eder. İnsan kemale ulaşınca aşık ve maşuk bir olurlar. Ama iman, korku ve ümit arasındadır.  Bundan dolayı insan bu manevi lezzete ulaşınca bu makamı daimi olarak elde tutmayı temenni eder ve bu yolda sebat nasip olması için niyaz eder. Bundan dolayı kerem sahibi olan Mevlamız kuluna şu şekilde yalvarmayı öğretmiştir: “Ey Allahcc! Sen lütuf et ki bu buluşmadan sonra herhangi bir şekilde ben Senden ayrılmayayım.” Ayrılık iki şekilde gerçekleşir: Maşuk, öfkelenip aşığını kovmak suretiyle veya aşığın aşkı terk etmesi suretiyle. Bu her iki şekli göz önünde bulundurduğundan Allahcc, “gayril mağdubi aleyhim veleddallin” duasını öğretmiştir. Yani kul “Ey Rabbim! Benim herhangi bir hatamdan dolayı  Sen bana öfkelenme. Hedeflenen menzile ulaştıktan sonra benim gönlüm Senden başkasına yönelmesin veya ben Seni terk edip başkasına aşık olmayayım.”

Bu kamil ve geniş kapsamlı bir duadır ve Yüce Allahcc rahmetinden ötürü insana öğretmiştir. Allahcc huzurunda bu şekilde dua etmek için hiçbir dinde bu öğreti bulunmamaktadır. Hiçbir din bu duanın karşısında bir şey sunamaz. Bu surede başından sonuna kadar insan fıtratının inceliklerinin bu denli göz önünde bulundurulması dikkate şayandır. Her türlü farklı görüş ve düşüncelere sahip olan insanların tedavisi bu küçücük surede bulunmaktadır. Kısacası dünyayı necata kavuşturan tek din İslam’dır ve Kuran-ı Kerim manevi hastalıklara şifadır. Anlayan anlasın ve düşünen düşünsün.

Amin!

Sahih hadislerden anlaşıldığına göre Peygamber Efendimizsav namazda Fatiha suresini okuduktan sonra Amin derdi. Bunun manası “Ey Allahcc! Bizim bu duamızı kabul eyle” demektir. Peygamber Efendimiz’insav sünneti gereği ashab-ı kiram da bunu uygulardı.

Tefsir-i Kebir, Cilt 1, Fatiha Suresinin Tefsiri, Hz. Muslih Mevud radiyallahü anh
Çev.: Raşit Paktürk

[1] Kehf suresi, 105 ayet

[2] Duha suresi, ayet 8

[3] İsra suresi, ayet 84

[4] Maide suresi, ayet 12

[5] Maide suresi, ayet 21

[6] Nisa suresi, ayet 67-70

[7] Enam suresi, ayet 125

[8] Tahrim suresi, ayet 12-13

[9] Maide suresi, ayet 4

Start typing and press Enter to search