Tefsirden Bir Sayfa – Harut Ve Marut

وَاتَّبَعُوۡا مَا تَتۡلُوا الشَّیٰطِیۡنُ عَلٰی مُلۡکِ سُلَیۡمٰنَ ۚ وَمَا کَفَرَ سُلَیۡمٰنُ وَلٰکِنَّ الشَّیٰطِیۡنَ کَفَرُوۡا یُعَلِّمُوۡنَ  النَّاسَ  السِّحۡرَ ٭ وَمَاۤ اُنۡزِلَ عَلَی الۡمَلَکَیۡنِ بِبَابِلَ ہَارُوۡتَ وَمَارُوۡتَ ؕ وَمَا یُعَلِّمٰنِ مِنۡ اَحَدٍ حَتّٰی یَقُوۡلَاۤ اِنَّمَا نَحۡنُ فِتۡنَۃٌ فَلَا تَکۡفُرۡ ؕ فَیَتَعَلَّمُوۡنَ مِنۡہُمَا مَا یُفَرِّقُوۡنَ بِہٖ بَیۡنَ الۡمَرۡءِ وَزَوۡجِہٖ ؕ وَمَا ہُمۡ بِضَآرِّیۡنَ بِہٖ مِنۡ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذۡنِ اللّٰہِ ؕ وَیَتَعَلَّمُوۡنَ مَا یَضُرُّہُمۡ وَلَا یَنۡفَعُہُمۡ ؕ وَلَقَدۡ عَلِمُوۡا لَمَنِ اشۡتَرٰہُ مَا لَہٗ فِی الۡاٰخِرَۃِ مِنۡ خَلَاقٍ ۟ؕ

 وَلَبِئۡسَ مَا شَرَوۡا بِہٖۤ اَنۡفُسَہُمۡ ؕ لَوۡ کَانُوۡا یَعۡلَمُوۡنَ ﴿۱۰۳﴾

Bakara Suresi, 103. (Aynı zamanda bu Yahudiler) Süleyman’ın hükümdarlığı zamanındaki isyancıları  (yani izlediği yolu) takip ettiler. Süleyman asla kâfir değildi, tersine (ona) asi olanlar kâfirdiler. Onlar halka (nice) aldatmaca şeyler öğretirdi ve (kendilerince) Bâbil’de Hârût ve Mârût  denilen iki meleğe indirilen şeye de (uyarlardı). Hâlbuki o ikisi “Biz (Allah tarafından) sizin için bir imtihan olsun diye (görevlendirildik), onun için (ey muhatap! Emirlerimizi) sakın inkâr etme,” demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. (Bunun üzerine halk) o ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak  şeyleri öğreniyorlardı. Allah’ın emri olmadıkça onlar (böyle şeylerle) hiç kimseye zarar vermezlerdi. (Buna mukabil, Hz. Muhammed’in düşmanları) kendilerine zarar verecek, yararlı olmayacak şeyleri öğreniyorlar. Şüphesiz bunlar, bu (yolu) izleyenin ahiretten hiçbir nasibi olmadığını da biliyorlardı. Kendilerini, karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bir bilseler!

Tefsir

Harut ve Marut hakkında  halk arasında şöyle hikayeler mevcuttur: Onlar iki melek imiş ve Allah-u Teala’ya şöyle itirazda bulunmuşlar, Adem (as) olayında meleklerin dedikleri doğru çıktı. Onlar o zaman demişlerdi ki, acaba Sen, yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın. Ve Allah-u Teala da “siz bilmezsiniz” demişti. Fakat sonunda onların dediği doğru çıktı ve Adem’in nesli dünyada şeytanın pençesine düştü. O melekler Yüce Allah’a, ‘Eğer biz dünyada olsaydık, bu kötülükler olmazdı?’ demişler. Bunun üzerine Allah, Harut ve Marut’u dünyaya göndermiş ve şöyle buyurmuş: ‘Siz dünyaya gidin, sizin nasıl davranacağınızı göreceğiz.’

Onlar dünyaya gelmişler ve insanlar arasında yaşamışlar. İsm-i Azam’ı  ve sihir sanatını biliyorlarmış. İnsanlara sihir öğretmeye devam etmişler. Bir yandan da Allah’a, insanların bilerek inkârı seçtiğini göstermek için şöyle diyorlarmış: “Bunu öğrenmek yasaktır. Bu, insanı kâfir yapar. Öğrenmek isteyen öğrensin, istemeyen öğrenmesin.” Buna rağmen  insanlar  öğreniyorlarmış.

Sadece erkeklere sihir öğretirlermiş, bu da kadınlarla ayrılıklara yol açarmış. O sırada Zühre adında bir fahişe, onlardan İsm-i Azam’ı öğrenmek için gelmiş. İkisi de ona âşık olmuş. Bunun üzerine ikisi ona bir gün şarap içirmiş ve onunla zina yapmışlar

Bunun üzerine Yüce Allah onlara sormuş: ‘Şimdi söyleyin, bunun cezası olarak dünyada bir kuyuya mı asılmak istersiniz, yoksa kıyamet gününde mi ceza almak istersiniz?’ Onlar Allah’ın azabını daha önce görmüş oldukları için dünyada cezalandırılmayı istemişler. Bunun üzerine Babil’de kör bir kuyuya atılmışlar ve o günden beri orada asılı duruyorlarmış. Hikayelere göre İsm-i Azam’ı öğrenen Zühre ise  yıldız olup gökyüzüne çıkmış. (Bakınız: Tefsir-i Mehasinü’t-Tevil, Kasimi, bu ayetin altında)

Onlara göre, gökyüzünde görünen Zühre yıldızı, Harut ve Marut’un yanına gelen o fahişeymiş. Keşmirliler ise bu konuyu iyice abartarak, Harut ve Marut’un kuyusunun Keşmir’de olduğunu söylerler. Sanki Babil’den oraya gitmişler gibi.

Bu hurafeleri anlatarak şu sonuca varırlar: Meleklerin yaptığı itiraz doğruydu. Önce Allah Hz. Âdem’i gönderdi ama onun soyu bozuldu. Sonra Allah iki melek gönderdi, onlar da insanlar yüzünden bozuldu. Oysa bu vardıkları sonuç tamamen yanlıştır.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de açıkça buyurmuştur ki, meleklerin hepsi itaatkardir ve onlarda Allah’a isyan etme eğilimi bulunmaz. Ama insanlar içinde hem iyiler hem de kötüler vardır. Bu hurafeler ise insanlar gibi meleklerin de  bozulduğunu ortaya koyuyor. Bu hikayeler, itirazı gidermedi, aksine daha da güçlendirdi, çünkü Allah’ın bozulmayacaklarını söylediği melekler de bozulmuş oldu. Allah insanlar hakkında, onlardan bazıları iyi, bazılarının ise kötü olarak her zaman kalacağını buyurmuştur. Ama melekler hakkında şöyle buyurdu:

لَّا یَعۡصُوۡنَ اللّٰہَ مَاۤ اَمَرَہُمۡ وَیَفۡعَلُوۡنَ مَا یُؤۡمَرُوۡنَ(Tahrim Suresi, 7)

Yani onlar “Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.”  Ancak bu kıssadan anlaşıldığına göre melekler Allah’ın açık emrine karşı geliyorlarmış, buna mukabil fahişe birisi zühre yıldızı oluyormuş! O melekler ise ceza olarak kuyuda sallandırılıyorlarmış. Bazıları bu beyhude hurafeleri anlatırken daha da ileriye giderek, “biz onları Babil’in kuyularında asılı olarak gördük ve onları ziyaret ettik” diye iddia ettiler.

Bana göre, iki meleğin insanlara sihir öğrettiğini ve Hz. Süleyman’ın (a.s) da sihir bildiğini ve insanlara öğrettiğini söylemek tamamen yanlıştır. Çünkü bu durumda, hem peygamberler hem de melekler itiraz mahallinde olurlar. Üstelik bu durum tarihe de tamamen aykırıdır. Böyle bir sihir türü kesinlikle yoktur. Hipnoz tamamen farklı bir şeydir. Ancak “bir taraftan üflendi ve diğer tarafta tuhaf bir şey meydana geldi” diye iddia etmek tamamen yanlıştır. Böyle bir şey asla olmaz.

Aslında bu ayet, Hz. Resul-ü Ekrem’e (s.a.v.) karşı o dönemdeki Yahudilerin gizli entrikalarını ve kötülüklerini anlatmaktadır. Ve denilmektedir ki, onlar Hz. Süleyman’ın (a.s) iktidarı döneminde ona karşı hangi yollara baş vurarak  kıraliyetini yıkmaya çalıştılarsa, aynı yöntemleri Hz. Peygamber’e (s.a.v.) karşı da uygulamaktadırlar. Ancak Yahudiler Hz. Peygamber’e (s.a.v.) karşı bu entrikalarında asla başarılı olamayacaklardır.

Ayrıntılarına girmediğim müfessirlerin anlattığı hikayeler doğruysa, o zaman bu ayetin önceki ayetlerle bir ilgisi ve alakası kalmaz. Ancak  Yüce Allah’ın bu konuyla ilgili bana anlatığı tefsir neticesinde bu ayet, önceki ayetlerle olan bağlantısını, irtibatını ve alakasını korur ve meleklerin şanı da zedelenmez. Bunun dışında Hz.Süleyman (a.s) döneminde yaşananlar da bu tefsiri destekler. Böylelikle bu ayet Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) doğruluğunun çok büyük bir kanıtı haline gelir.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu ayet hakkında insanlar arasında meşhur olan kıssalar, birincisi kanıtsızdır, ikincisi ise akıl ve mantığın kabul edemeyeceği kadar saçmadır. Kur’an-ı Kerim de onları çürütmektedir. Şimdi ben, bu ayetin gerçek anlamının ne olduğunu açıklayacağım. Ayrıca bu sonuca varmak ve insanların kolayca analayabilmesi için doğal olarak işleyen zihni ve fikri süreci de dikkate alacağım.  

Bu ayetten, burada üç farklı zamana ait olayların anlatıldığı anlaşılmaktadır. Üç kez gerçekleşen bu olay bir entrika veya gizli bir komplodur:

  1. Birincisi: Hz. Süleyman (a.s) döneminde.
  2. İkincisi: Babil’de.
  3. Üçüncüsü: Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) zamanında.

Hz. Süleyman (a.s) zamanında yaşanan bu olay,

وَاتَّبَعُوۡا مَا تَتۡلُوا الشَّیٰطِیۡنُ عَلٰی مُلۡکِ سُلَیۡمٰنَ 

Yani, aynı zamanda bu Yahudiler) Süleyman’ın hükümdarlığı zamanındaki isyancıları (yani izlediği yolu) takip ettiler. ‘ ifadesiyle sabittir. Babil’de yaşanan olay ise,

وَمَاۤ اُنۡزِلَ عَلَی الۡمَلَکَیۡنِ بِبَابِلَ ہَارُوۡتَ وَمَارُوۡتَ 

‘Babil’de Harut ve Marut’a indirilene uydular’ ifadesiyle sabittir.

Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) zamanında da bu durumun yaşandığı

وَیَتَعَلَّمُوۡنَ مَا یَضُرُّہُمۡ وَلَا یَنۡفَعُہُمۡ 

 ‘Zarar veren ve faydası olmayan şeyleri öğrendiler’ ifadesiyle sabittir. Hatta

وَلَوۡ اَنَّہُمۡ اٰمَنُوۡا وَاتَّقَوۡا

‘Keşke iman etselerdi ve takva sahibi olsalardı’ (Bakara 104) ayetinde de bunun kanıtı bulunmaktadır. Kısacası bu ayet, üç farklı zamanda gerçekleşen bu üç olaya işaret etmektedir.

Bu ayetten anlaşılan dördüncü bir husus da, bu üç olayın kaynağının Yahudiler olduğudur. İşte bu dört husus, manalarımızı sınırlandırıyor. Bu nedenle,  doğru olan  ve bu ayetlere uygun düşen mana  ancak yukarıda belirtilen dört hususu  içeren bir manadır. Yani:

  1. Üç kez tekrarlanan bir olaya işaret eden anlam.
  2. Gizli bir komplo veya gizli bir toplulukla ilgili bir olaya işaret eden anlam.
  3. Olayın birincisinin Hz. Süleyman (a.s) zamanında, ikincisinin Babil’de ve üçüncüsünün de Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) zamanında gerçekleştiğini kanıtlayan anlam.
  4. Bu üç olayın da Yahudilerle ilgili olduğunu belirten anlam.

Dolayısıyla, bunlara aykırı olan manaları, ayet reddecektir. Aynı şekilde, müfessirlerin anlattığı anlamlarda da mutlaka bu dört husustan biri veya birkaçı eksik olacaktır. Yani:

  1. Ya Yahudilerle bir ilgisi olmayacaktır.
  2. Ya üç kez tekrarlanmamış olacaktır.
  3. Ya da bu üç dönemde vuku bulmamış  olacaktır.
  4. Ya da içinde gizli bir komplodan veya topluluktan bahsedilmeyecektir.

Şimdi bakalım, bu dört usulü kapsamakla beraber yukarda bahsedilen üç zamanı da kapsayan  şey nedir? Bu dört ilkeden birisi öyle bir ilkedir ki arıştırmamızın temelini ona dayandırabiliriz. Bu esas ise, erkekler ve kadınlar arasında bir ayrımcılık yaratan gizli bir komplo veya gizli bir toplulukla ilgilidir. Yani, o topluluğa üye olmanın temel şartı erkek olmaktı. Kadınların ona üye olabilmeleri yasaktı.    Bu durum, araştırmalarımız için çok büyük bir kolaylık sağlar.

Şimdi bakalım, erkek ve kadın arasında ayrılık yaratan gizli bir topluluk var mıdır ve bu topluluğun o zamanlarla bir bağlantısı var mıdır? Dikkatle incelendiğinde, bütün dünyada kadın ve erkek arasında ayrım yaratan sadece bir tek gizli topluluğun var olduğu anlaşılmaktadır.  Bu topluluğun varlığı, Resul-i Ekrem (s.a.v.) zamanında da görülmektedir.  İşte bu topluluk, mason topluluğu diye adılandırılır.  Bu gizli topluluğa Pencap eyaletinde  “sihir topluluğu” denilir. Bu topluğa üye olmanın temel şartı erkek olmaktır ve kadınların üye olmaları yasaktır. İşte gizli olup sadece erkekleri içine alan bu topluluğun varlığı bizi ana konunun temeline yaklaştırıyor.

Bilinmelidir ki, günümüzdeki  “mason”topluluğun bu ayetlerde geçen olaylarla bir ilgisi yoktur. Burada bahsedilen mason topluluğun söz konusu üç zamanla ilgisi olması gerekir.  Ayrıca tarihi olaylar da bunu desteklemelidir.

Şu husus unutulmamalıdır ki, herhangi bir Mason cemiyetinin bugüne kadar kesintisiz bir varlığı olmamıştır. Bazısı dört yüz yıl, bazısı beş yüz yıl var olmuştur. Bazısı on ikinci yüzyılda yok olmuş, bazısı on beşinci yüzyılda. Bazısı on sekizinci yüzyılda kurulmuş ve yine aynı yüzyılda yok olmuştur. Ve bazısı on dokuzuncu yüzyılda kurulmuştur. Bu nedenle, herhangi bir cemiyetin prensipleri üzerine kesin bir temel kuramayız. Çünkü birçok cemiyet kuruldu ve bunlar öncekilerin bazı fikirlerini benimsedi, bazılarını ise terk etti.

Ancak ben bir esas daha belirterek dedim ki, böyle bir gizli cemiyetin Yahudilerle ilişkisi olması gerekir. Çünkü ayetteki o üç hususun sadece Yahudilerle ilgisi vardır. Şimdi bakalım, Mason cemiyetinin Yahudilerle bir ilgisi var mı?

Şu husus unutulmalıdır ki, Jewish Encyclopedia (Yahudi Ansiklopedisi) Cilt 5’te, Yahudilerle ilgili olarak “Freemasonry” başlığı altında, Masonların Yahudilerle herhangi bir ilgisi olduğu iddiası çürütülmeye çalışılmıştır. İşte bu durum, Yahudilerin Masonlarla ilişkisinin olduğuna dair açık bir kanıt sağlamaktadır.

Birincisi, insan bu makaleden, onların bu cemiyetle ilişkisi olduğunu anlayabilir, aksi takdirde cevap vermenin ne gereği vardı? Ancak bunun dışında, makalenin kendisinden de Yahudilerin bu cemiyetle ilişkisi olduğu açıktır. Nitekim Jewish Encyclopedia’da şöyle yazıyor: “Mason cemiyetlerinin prensiplerinde Yahudi izleri bulunduğunu kabul ediyoruz.”

 İşte bu durum, masonların onlarla olan ilişkisini göstermektedir. Çünkü bu izlerin başlangıçtaki ilişkisi, Hz. Süleyman’ın (a.s.) yaptırdığı mabedin inşasında yer alan mühendislere dayanmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki, bu cemiyetin sembolleri, Hz. Süleyman’ın (a.s.) ilk inşa ettiği mabedin mühendislerine atfedilmektedir. Nitekim bu cemiyet de, Hz. Süleyman (a.s.) ilk mabedini inşa ettiğinde, bizim cemiyetimizin başlangıcı da o zamandan itibaren olmuştur diye kabul etmektedir. Hatta bazıları daha da ileri giderek, ‘Bizim başlangıcımız Hz. Musa (a.s.) zamanından itibaren olmuştur’ demektedir. Onlar, ‘Hz. Musa bizim Büyük Üstadımızdır (Grand Master)’ diye söylerler. Jewish Encyclopedia’de yazılanlara göre, onların rivayetleri, mabedi inşa eden ve 2.Tarihler, bölüm 2, ayet 13 -14’de  zikri geçen Huram Avi ile ilişkili oldukları yazmaktadır.

“Sana Huram-Avi adında usta ve akıllı birini gönderiyorum. Annesi Danlı, babası Surlu’dur. Altın, gümüş, tunç, demir, taş ve tahta işlemekte; ince keten, mor, lacivert ve kırmızı kumaş dokumakta ustadır. Her türlü oymacılıkta usta olduğu gibi her tasarımı uygulayabilecek yetenektedir. Ustalarınla ve babanın, efendim Davut’un yetiştirdiği ustalarla çalışacak.  (2. Tarihler bölüm 2, ayet 13-14)

Masonların rivayetlerine göre, mabedin yapımından sonra üç işçi Huram Avi’yi öldürmüştür. Masonların geleneklerinde ise onun ölümü çok büyük bir sır olarak kabul edilir.

Yazar diyor ki: ‘Bu durumu şöyle çözebiliriz: Gelen rivayetlerden anlaşıldığına göre, mühendisler işi bitirdiğinde, mescidi (mabedi) puthane yapmasınlar ve böylece onun onuruna leke sürülmesin diye öldürüldüler.’ Onların rivayetlerinde, Huram Avi’nin Henok’un (İdris’in) yanında gökyüzünde oturduğu geçer. Mason rivayetlerinde, diğer mühendislerin de öldürüldüğü, ancak Huram Avi’nin gökyüzüne alındığı da geçer. Yazar  “Bizim görüşümüze göre, diğer tarihi kitaplarda bundan bahsedilmez” diyor.

Sonra o (yazar) diyor ki: Masonlarda bulunan terimler, semboller, Yahudi düşünceleri ve rivayetleri, Yahudilerin müdahalesi olmadan, bizzat kendileri tarafından tamamen kopyalanmış olabilir. Ancak her halükarda, birçok rivayet Yahudilerden alınmıştır ve dostları olan Masonların sembollerinde bunlar anlatılmaktadır. Nitekim, Jachin ve Boaz olmak üzere iki sütuna, Mason sembollerinde özel bir önem verilmektedir.

Mason cemiyetinin Yahudilerle ilişkisi, “Scottish Rite” Mason cemiyetinde kullanılan kameri yılı ve aylarının, erken Yahudi döneminde kullanılıyor olmasından da bu gerçek  ortaya çıkmaktadır. Ancak Jewish Encyclopedia’nın yazarı, bunun Hıristiyanlar aracılığıyla da onlara geçmiş olabileceği ihtimalini de ileriye sürüyor. Onlara geçmiş olan ve sayısı otuz-kırk civarında olan terimlerin bir listesini veriyor. Aynı şekilde, Masonların terimlerinde Huram’ın adı da geçmektedir. Tüm bu gelenekler ve terimler Yahudi kökenlidir ve ansiklopedide bu durum kabul edilmiştir.

Masonların kitaplarında, onların Hz. Süleyman (a.s.) ile rekabet içinde olduklarına dair bir rivayet de bulunmaktadır. Nitekim Masonların ‘Dünyanın Gizli Cemiyetleri’ adlı bir kitabının birinci cildinin 1-10  sayfalarında şöyle yazmaktadır: ‘Hz. Süleyman (a.s.) zamanında onların mühendislerinden biri olan Huram’a Belkıs aşık olmuştu, o da Belkıs’a aşıktı. Süleyman kıskandı ve ona karşı kıskançlık besleyen onun üç yardımcısıyla işbirliği yaparak Huram’ı öldürttüp Belkıs ile zorla evlendi. Masonlar da o zamandan beri var olagelmiştir ve onlarda mimari semboller bulunmaktadır. Hatta “Freemasons” “Accepted Masons” (Masonlar) kelimesinin anlamı zaten ‘özgür mimarlar’dır. Bu rivayetten de anlaşıldığı gibi, Mason cemiyetinin Hz. Süleyman (a.s.)’ın düşmanlarıyla derin bir bağlantısı vardı. Ayrıca insanlar da Hz. Süleyman (a.s.) ile Masonlar arasında bir düşmanlık olduğunu düşünüyordu.

Bunun dışında, Hz. Süleyman (a.s.) zamanında ona karşı çalışan gizli bir cemiyetin olduğuna dair bir rivayet daha vardır. Bu, eski Masonlar arasında meşhur olan eski bir rivayettir. Bu rivayette, Belkıs’tan önce de Hz. Süleyman (a.s.)’ın Huram’a karşı düşmanlık beslediği anlatılmaktadır. O, çok akıllı, zeki ve büyük bir nüfuza sahipti. Hz. Süleyman (a.s.) onun aklına haset ediyor ve zekasını kıskanıyordu. Bir keresinde onu gizlice öldürmek istedi ve kaynar yağın olduğu bir havuza attı. Ancak büyükbabası Kabil’in ruhu onu oradan çıkarıp kurtardı. Fakat aynı zamanda ona, sonunda düşmanın galip geleceği haberini de verdi. Buna göre, Hz. Süleyman (a.s.) hasetçilerle, işbirliği yaparak, içlerinde  Huram’ın da  bulunduğu üç mühendisi öldürttü.

Onunla ilgili olarak, kendisinin belirlediği bazı gizli semboller olduğu da anlatılmaktadır. Bunlar, kendisi ve yandaşları arasında bir sır olarak kalıyor ve bu semboller sayesinde hemen toplanıyorlardı. (Secret Societies of the World, Cilt 2, sayfa 1-10)

Bu kitaptan ayrıca, ‘Accepted Masons’ yönteminden önce, tüm Mason cemiyetlerinde Huram zamanında kullanılan aynı sembollerin geçerli olduğu da anlaşılmaktadır. Bu cemiyetlere yeni giren ve üye olan kişilere, uygulamaları için bazı gizli şeyler anlatılır ve Huram’ın hikayesi de kendilerine anlatılırdı. (Cilt 2, sayfa 10) Ayrıca şöyle de zikredilir: Birisi Mason yapılırken, ona Huram’ın hikayesi kısmen sözlü olarak anlatılır, kısmen de bir tiyatro gibi gösterilirdi.

Britannica Ansiklopedisi’ne  göre, Huram’ın bahsi, Masonların alametleri ve sembollerinde tekrar ediliyordu. Bu yüzden insanlar onun alametlerinin hangi anlama geldiğini anlamaya çalıştılar, ancak sembolleri onun boynunda bağlıydı. Hz. Süleyman onu öldürünce onları da attı.

Bundan anlaşılıyor ki bazı gizli cemiyetler hz. Süleyman zamanında mevcuttu ve kendisine düşman olup ona karşı gizli entrikalar çeviriyorlardı. Hz. Süleyman’ın onların liderini öldürttüğü söyleniyordu. Ona tabi olanların bazısı  onu o kadar kutsal olarak görüyorlardı ki “o öldürülmedi, semaya yükselti” diye iddia ediyorlardı. Velhasıl bunlar Yahudi idi. Onlarda Yahudilerin alametlerinin ve törelerinin bulunması, onları Huram’a atfetmeleri ve onlara göre Huram’ın semaya kaldırılması gösteriyor ki hz. Süleyman zamanında kesinlikle gizli bir örgüt vardı ve amacı hz. Süleyman’a zarar vermekti. —

Bundan sonra, Kutsal Kitab’a baktığımızda, bazı toplulukların Hz. Süleyman’a karşı olduğunu görüyoruz. Onlarda Huram’ın adı geçmemekle birlikte Kutsal Kitap’tan açıkça anlaşıldığı gibi Yahudiler Hz. Süleyman’a düşmanlardı. Onlar, kendisine kafir derlerdi ve Kura’n-ı Kerim’deki bu ayette sözedilen şeyi ona nispet ediyorlardı.

Hz. Süleyman’a karşı gizli komplolar, entrikalar, yanıltıcı işaretler ve karşıt eylemler düzenleyenlerden bahseden Kur’an’daki bu ayetler ile ilgili, Tevrat’ta 1. Krallar, Bap 11, Ayet 3-4’ten anlaşıldığına göre Hz. Süleyman’a putperestlik suçlaması yapılıyordu ve kendisine müşrik olup tevhidi terk ettiği suçlaması yöneltiliyordu.

Nitekim şöyle yazılmıştır:

Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB’be adayan babası Davut gibi yaşamadı. 

Yine, 1. Krallar, Bap 11, Ayet 9-10’da şöyle yazılmıştır:

İsrail’in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB’bin yolundan saptı ve O’nun buyruğuna uymadı. 

Bundan, Yahudilerin Hz. Süleyman’ı kafir olarak gördüğü ve onu putperestlikle suçladıkları anlaşılıyor ve bu itham insanlar arasında yayılıyordu. yazı tipi, tipografi, hat sanatı, kaligrafi, beyaz içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.kelimelerinden de, o zaman ona kafir demek konusunda genel bir eğilim olduğu anlaşılıyor.

Buradan ikinci olarak anlaşılan, kendisine karşı fesat çıkaranlar, görünürde ona tabi olanlar insanlardı. Kutsal Kitab’ın beyanına göre Hz. Süleyman müşrik olduğu için Allah onun karşısına üç düşman çıkarmıştı:

Birincisi: Edomlu Hüdhüd

 İkincisi: Damaskus’un kralı Edağ’ın oğlu Rezon

Üçüncüsü: Ahiya peygamberin Süleyman’a muhalefete kışkırttığı Yeroboam.

Nitekim 1 Krallar Bap 11, Ayet 14, 23 ve 26’te şunlar yazılıdır:

“RAB kral soyundan gelen bir düşmanı, Edomlu Hudad’ı Süleyman’a karşı ayaklandırdı.”

Bu Hüdad, Edomlu padişahların neslindendi. Davud zamanında Mısır’a kaçmıştı, ancak Süleyman tahta geçince geri döndü ve kendisine karşı entrikalar çevirmeye başladı.

Sonra şunlar yazıldı:

“Tanrı, efendisi Sova Kralı Hadadezer’den kaçan bir düşmanı, Elyada oğlu Rezon’u Süleyman’a karşı ayaklandırdı.”

“Efrayim oymağından Nevat oğlu Seredalı Yarovam Kral Süleyman’a karşı ayaklandı. Yarovam Süleyman’ın görevlilerindendi. Annesi Serua adlı dul bir kadındı.”

Bu olaylardan, kendisine karşı iç düşmanlığın da ortaya çıktığı bellidir. Aynı şekilde, kendisine karşı onlar tarafından  gizli komploların da olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, 2.Tarihler, Bap 10, Ayet 2-4’te şöyle yazılıdır:

Kral Süleyman’dan kaçıp Mısır’a yerleşen Nevat oğlu Yarovam bunu duyunca Mısır’dan döndü. İsrailliler Yarovam’ı çağırttılar. Birlikte gidip Rehavam’a şöyle dediler: “Baban üzerimize ağır bir boyunduruk koydu. Ama babanın üzerimize yüklediği ağır yükü ve boyunduruğu hafifletirsen sana kul köle oluruz.”

Bundan anlaşılıyor ki, Hz. Süleyman’ın vefatıyla birlikte İsrailliler de onun tehlikeli düşmanı olan Yerovam’ı Mısır’dan geri çağırarak, onun oğlu tahta geçmeden önce bazı taleplerini kabul ettirmek ve kendilerine  itaati bu taleplerin kabulüne şartlı hale getirmek istemişler.

Kutsal Kitap’tan anlaşılan başka bir şey de, gizli işaretlerin bunlarda belirlenmiş olduğudur. Nitekim, 1 Krallar Bap 11, Ayet 29 ve 32’de şöyle yazılmıştır:

Bir gün Yarovam Yeruşalim’in dışına çıktı. Yolda Şilolu Peygamber Ahiya ile karşılaştı. Ahiya yeni giysisini giymişti. İkisi kent dışında yalnızdılar. Ahiya üzerindeki giysiyi yırtıp on iki parçaya ayırdı ve Yarovam’a, “On parçayı kendine al” dedi, “Çünkü İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Ben, Süleyman’ın elinden krallığı alıp on oymağı sana vereceğim. Ama kulum Davut’un ve İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiğim Yeruşalim Kenti’nin hatırı için bir oymağı onda bırakacağım.

Bize öyle geliyor ki, Yahudiler Tanrı ismini  daha sonra bu ibareye dahil ettiler. Meselenin aslına gelince, Yerovam cesur bir kimseydi, hatta şöyle demek gerekir ki o bir koruma subayı olup hacib unvanını taşıyordu.  İşte bundan dolayı, böyle bir kişi yanına alındı.   Mecazi  bir dille konuşma meselesine gelince bu onların masonlara olan meylini ortaya koymaktadır. Nitekim bu amaçla, kumaş on iki parçaya ayrılmıştır. İsrail’in on iki kabilesi vard ve on parçanın Yerovam’a verilmesi şu anlama geliyordu: Bu on parça yani İsrail’in on kabilesi seninledir, artık Süleyman’a karşı isyan çıkarın. Nitekim isyan hemen başladı ve söz konusu on kabile onu kendilerine padişah olarak seçti. Kur’an’ın açıklamalarına göre, Hz. Süleyman’ı küfürle suçlayan bu taife iktidara gelir gelmez Yerovam  farklı putlar için tapınaklar inşa etmeye başladı ve şirke yakalandı. Nitekim, 2. Tarihler, Bab 11. Ayet 15  şöyle diyor:

“Yarovam tapınma yerleri ve yaptırdığı teke ve buzağı biçimindeki putlar için kâhinler atamıştı.” 

Bu referanslardan anlaşılıyor ki, o dönemdeki insanlar mecazi bir dille konuşuyordu  ve Hz. Süleyman’ın haberi olmasın diye  sembollerle işlerini yürütmeleri onlara öğretilmişti.  Kısacası, açgözlülüğe teşvik etmek , belli mevki ve makamlara getirmek, rüşvet vermek, gizli komplolar kurmak ve işaretler ve sembollerle konuşarak işleri halletmek onlara mahsustu. Özet olarak

وَاتَّبَعُوۡا مَا تَتۡلُوا الشَّیٰطِیۡنُ عَلٰی مُلۡکِ سُلَیۡمٰنَ ۚ وَمَا کَفَرَ سُلَیۡمٰنُ وَلٰکِنَّ الشَّیٰطِیۡنَ کَفَرُوۡا یُعَلِّمُوۡنَ النَّاسَ السِّحۡرَ

 ayetlerinde, Yahudilerin Hz. Süleyman’a karşı yaptıkları tüm entrikalara işaret edilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanındaki Yahudilerin de benzer entrikalar yaptıklarına dair haber verilmekte ve  onların bu entrikalarında başarısız olacağı  da bildirilmektedir.

İkinci yer olarak, Kur’an-ı Kerim Babil’i belirtmiştir. O zaman da  İsrailoğulları gizli örgütleri devreye sokmuşlardı.  Ancak o zaman, onların reisleri ve liderleri, Allah’ın emri altında, kurtuluşları için çaba sarf eden iki peygamberdi. Onların görevi, İsrailoğullarının düşmanlarını parçalamak ve yok etmekti. Bu amaçla yanlarına aldıkları insanlara derlerdi ki: ‘Bakın, biz Allah tarafından bir imtihan ve sınanmayız. Bizim aracılığımızla iyiler ve kötüler arasında bir ayrım yapılacaktır. Bu yüzden sözlerimizi inkar etmeyin, bu küfürdür.’ Onlar niyetlerini ve planlarını kadınlara bildirmezlerdi ve onları yanlarına almazlardı. Bu, birçok gizli toplulukta devam eden eski bir adettir; kadınları kendi içlerine almazlar. İsrailoğulları ve bu ayette Harut ve Marut olarak adlandırılan peygamberleri, bu gizli planlarıyla sadece Allah’ın kendilerine “onlara karşı çaba sarf edin ve zarar verin” dediği kişilere zarar verirlerdi. Şimdi geriye ikinci bir konu kalıyor, o da Babil’de hangi olayların gerçekleştiğini öğrenmemizdir.

Babil hakkında şu hususu hatırlamak gerekir ki, Hazreti Süleyman’dan (a.s.) birkaç yüz yıl sonra, Babil kralı Buhtunnasır, Yahudileri Kudüs’ten yakalayıp esir olarak yanına almıştı. Onlar on iki kabileden oluşuyordu; bunlardan on tanesini esir aldı ve ikisini bıraktı (2. Krallar, bab 25, ayet 1-13). (Bu on kabile yayılarak Keşmir ve benzeri yerlere gitti.) İsrailoğullarının sürgün edilmesinin nedeni, Yeremya peygamberin ‘Eğer Şabat’a saygı göstermezseniz, üzerinize yıkım gelir’ (Yeremya, bab 17, ayet 27) şeklinde bir haber vermesiydi. Nitekim bunun sonucunda esir olarak Babil’e götürüldüler. Babil’de uzun süre kaldılar ancak kurtuluşa eremediler. Nihayet İsrailoğullarının peygamberleri aracılığıyla, merkezlerine geri götürüleceklerine dair gaybî haberler verildi. Nitekim bu gaybî haberlere uygun olarak, yetmiş yıl sonra, Fars ve Medya’nın bir kralı olan, büyük Kiros  ortaya çıktı. Allah öyle bir ortam yarattı ki, onun Babil kralı ile savaşı oldu. Bu kral gitgide güç kazanmaktaydı, bu yüzden Babil ve diğer hükümetler ona saldırmak istedi. Ancak o, onlardan daha akıllı çıktı. Onları teker teker yenmeye başladı ve Babil’e de saldırdı. İki peygamber olan Harut ve Marut, onunla bir anlaşma yaptı: O dışarıdan saldıracak, Yahudiler ise içeriden ona yardım edecekti. O da onlara, Babil’in fethinden sonra Kudüs’e geri dönmelerine izin vereceğini ve hatta mabetin yeniden inşası için onlara çokça yardım edeceğini vaat etti. Nitekim Babil’e saldırdı ve Yahudiler içeriden ona yardım etti, Babil fethedildi. Böylece kendi vatanları olan Kudüs’e geri dönmelerine izin verildi ve Ezra peygamberin zamanında Kudüs yeniden şenlendi. Büyük Kiros onlara çokça malzeme, içinde odun da olmak üzere, kendi hazinesinden verdi. Nitekim ‘Historians’ History of the World, cilt 2, sayfa 126’da Yahudilerin büyük Kiros ile gizli bir anlaşma yaptıkları, onun saldırması üzerine içeriden ona yardım ettikleri ve bu sayede onun Babil’i ele geçirdiği, onun yardımıyla Yahudilerin Babil esaretinden kurtularak vatanlarına geri döndükleri belirtilmektedir.

Burada zikredilen Harut ve Marut aslında iki peygamberdir. Onlar sürgün zamanında İsrailoğullarını geri getirmekle görevlendirildiği için Med ve Fars kralının yardımıyla İsrailoğullarını özgürlüğe kavuşturdu. Kur’an-ı Kerim bu iki peygamberin sıfat isimlerini kullanmıştır: yani Harut ve Marut. Harut, kelime anlamları açıklamasında belirtildiği gibi, ‘parçalamak’ anlamına gelen ‘Haret’ kökünden türemiştir. Marut ise ‘kırmak’ anlamına gelen ‘Maret’ kökünden türemiştir (Tâcü’l Arus). Dolayısıyla Harut ve Marut’un anlamı, ‘parçalayanlar ve kıranlar’dır. O peygamberlere, bazı hükümetleri veya örgütleri parçalama ve onların gücünü kırma görevi verildiği için bu sıfat ismi verilmiştir. Kutsal Kitab’ı incelediğimizde, bunların Haggay peygamber ve İddo’nun oğlu Zekeriya olabileceği tahmin edilebilir. Ezra kitabının 5. bölümünü incelediğimizde, Haggay ve Zekeriya peygamberlerin Yahudilerin özgürlüğü için çaba sarf ettikleri ve büyük Kiros ile gizli bir anlaşma yaptıkları ve ondan emirler yazdırdıkları anlaşılmaktadır. O halde Harut ve Marut, büyük Kiros ile anlaşma yapan ve içeriden baskı uygulayan, bunun sonucunda büyük Kiros’un dışarıdan saldırdığı ve Babil’in fethedildiği Haggay ve Zekeriya peygamberlerdir. Bütün bu olaylara,

وَمَاۤ اُنۡزِلَ عَلَی الۡمَلَکَیۡنِ بِبَابِلَ ہَارُوۡتَ وَمَارُوۡتَ ؕ وَمَا یُعَلِّمٰنِ مِنۡ اَحَدٍ حَتّٰی یَقُوۡلَاۤ اِنَّمَا نَحۡنُ فِتۡنَۃٌ فَلَا تَکۡفُرۡ ؕ فَیَتَعَلَّمُوۡنَ مِنۡہُمَا مَا یُفَرِّقُوۡنَ بِہٖ بَیۡنَ الۡمَرۡءِ وَزَوۡجِہٖ ؕ وَمَا ہُمۡ بِضَآرِّیۡنَ بِہٖ مِنۡ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذۡنِ اللّٰہِ

ayetinde işaret edilmiştir.

Start typing and press Enter to search